<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
	>

<channel>
	<title>KısaKes Blog</title>
	<atom:link href="http://kisakes.wordpress.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://kisakes.wordpress.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 11 Oct 2011 20:49:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.com/</generator>
<cloud domain='kisakes.wordpress.com' port='80' path='/?rsscloud=notify' registerProcedure='' protocol='http-post' />
<image>
		<url>http://s2.wp.com/i/buttonw-com.png</url>
		<title>KısaKes Blog</title>
		<link>http://kisakes.wordpress.com</link>
	</image>
	<atom:link rel="search" type="application/opensearchdescription+xml" href="http://kisakes.wordpress.com/osd.xml" title="KısaKes Blog" />
	<atom:link rel='hub' href='http://kisakes.wordpress.com/?pushpress=hub'/>
		<item>
		<title>21. Yüzyılın Tasarımı: Body Building Tasarım</title>
		<link>http://kisakes.wordpress.com/2010/07/29/21-yuzyilin-tasarimi-body-building-tasarim/</link>
		<comments>http://kisakes.wordpress.com/2010/07/29/21-yuzyilin-tasarimi-body-building-tasarim/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 13:32:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Yürür</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Şehir]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat]]></category>
		<category><![CDATA[21. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Apollon]]></category>
		<category><![CDATA[beden]]></category>
		<category><![CDATA[Body Building]]></category>
		<category><![CDATA[Body Building Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[Dionyssos]]></category>
		<category><![CDATA[egzo]]></category>
		<category><![CDATA[emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[endo]]></category>
		<category><![CDATA[kanon]]></category>
		<category><![CDATA[kanonik beden]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[planlama]]></category>
		<category><![CDATA[sermaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kisakes.org/?p=164</guid>
		<description><![CDATA[Neoliberalizm döneminde artifaktlar artık yerel locus&#8217;la değil de, küresel kapitalizmin sarıp sarmaladığı küresel bir locus&#8217;la bağlantılı olarak şekillenmektedirler. Bu küresel locus aslında yaratılmaya çalışılan izlenimin aksine, yine belirli merkezler tarafından üretilen estetik üretime bağlıdır. Kısacası küreselleşme söylemi aracılığıyla oluşturulmaya çalışılan homojenlik yanılsamasının aksine, tıpkı ekonomik süreçlerde olduğu gibi estetik üretimde de sermaye birikiminin yığıldığı bölge [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=164&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Neoliberalizm döneminde artifaktlar artık yerel locus&#8217;la değil de, küresel kapitalizmin sarıp sarmaladığı küresel bir locus&#8217;la bağlantılı olarak şekillenmektedirler. Bu küresel locus aslında yaratılmaya çalışılan izlenimin aksine, yine belirli merkezler tarafından üretilen estetik üretime bağlıdır. Kısacası küreselleşme söylemi aracılığıyla oluşturulmaya çalışılan homojenlik yanılsamasının aksine, tıpkı ekonomik süreçlerde olduğu gibi estetik üretimde de sermaye birikiminin yığıldığı bölge lehine eşitsiz dağılım hala geçerlidir.<span id="more-164"></span></p>
<p>Böyle bir süreçte gerek şehirdeki tekil artifaktların, gerekse de şehir kurgusunun bütününün emperyal merkezlerde üretilen çözümlerden önemli ölçüde etkilenmesi ve bu merkezlerdekine benzer dönüşümler geçirmesi kaçınılmaz hale gelmektedir. Politik ve ekonomik tahakküm, kendisini hayatın her alanında dışa vurduğu gibi, estetik normlar çerçevesinde de dışavurmaktadır. Biz bu tarz bir tahakküm ilişkisi üzerinden doğan bu estetik tarzı <strong>body-building</strong> olarak adlandırmaktayız. Body-building tipi tasarımın ana mentalitesi dış çevreye yönelik kapalılık, bu kapalılık ekseninde de yabancılaşmadır. Body-building dış çevrenin durumsallığına, özgünlüğüne, çeşitliliğine karşı araya koyulan bir duvarla ve bir karadelik gibi sürekli olarak içe dönen; iç alanı genişletirken, dış alandan da çalan bir tasarım anlayışı olarak tanımlanabilir. Tasarımın kendisi de tıpkı neoliberal kapitalizmin kendinden başka düşünsel ve ekonomik bir alan tanımlamayan ve “kendinde şey”i kendi tekeline alarak “cogito” pozisyonu yaratan ideolojisi gibi kendi içine dönmekte; dışa karşı abartılı bir gösteriş olarak kodlanan bir “korunma” durumunu üretmekte ve bu korunan alanın içinde de sadece kendine referans veren, kendine yeter bir özel alan yaratmaktadır. Bu noktada kamusal işlev dışarıda bırakılmakta, özel alan kendi işlevini salt kendine dönük olarak üretmektedir. Dolayısıyla body-building modeli tasarımın ahlak anlayışıyla, modern tasarım ve mimarinin -başarılı olsun, olmasın- sürekli olarak dışarıya, kamuya alan bırakma eğilimine sahip, özelin olabildiğince daraltılıp kamusal alanla bağlantılandırılmaya çalışıldığı ahlaki anlayışı arasında tezat oluşmaktadır.</p>
<p>Özel alanın işlevini sürekli olarak genişleten bu tip tasarım ister istemez askeri referanslara sahip olmaktadır. Body-building&#8217;ci tasarım kamusal alanı daraltıp, özel, içsel alanı genişletme eğilimiyle burjuvazinin yeni dönem anlayışına uygun olarak kamusallığa karşı Deleuze&#8217;cü anlamıyla içe dönük bir “savaş makinası” olarak yapılanmıştır. Tasarımın askeri yönü içeriyi dışarıdan ayırma konusunda şiddetli duvarlar oluşturmasında ortaya çıkmaktadır. Öyle ki body-building tasarım yaşamın her alanında kaleler ve tanklar üretmektedir.</p>
<p>Dışarıdan gelecek herhangi bir saldırıya karşı önlem almak amacıyla hazırlanmış, içeriyi koruyan duvarlar bu model tasarımın karakteristik özelliklerinden birisi olarak düşünülebilir. Bu noktada “duvar”ı geniş anlamıyla kullandığımızı eklememiz gerekiyor. Body- building tasarımda “duvar”a bir yandan kelimenin gerçek anlamıyla kullanıldığı haliyle sık sık rastlıyorken, diğer yandan da esasen işlevsel olarak duvara denk düşen çözümlerle karşılaşıyoruz. Mesela özellikle gökdelen tipi yapılarda sık sık rastladığımız hava dolaşımının direkt olarak pencereler üzerinden değil de uzun uzadıya tasarlanmış hava kanalları ve klimalar üzerinden sağlandığı havalandırma sistemleri de açık hava dolaşımına karşı kontrolü sağlayan bir duvar işlevi görmektedir. Benzer şekilde dışarıdan içerinin gözükmediği, ama içeriden dışarının görülebildiği aynalı camların da bir duvar işlevi gördüğü söylenebilir.</p>
<p>Aynalı camların taşıtlara uyarlanan hali ise içerinin görülmesini engelleyen film şeritlerdir. Üst sınıfların tercih ettiği ve son yıllarda çok tutulan taşıt tiplerinde pencere alanının yıldan yıla daraldığı, genel tasarımın hantallaştığı ve askeri araçlarda görülen sert çizgilerin bu araçlarda da sıkça kullanıldığını gözlemleyebiliriz. Hummer tipi araç ise bu estetik beğeninin en uç örneği olarak görülebilir. Askeri görevler için sert doğa koşullarına karşı tasarlanmış bu araçların gündelik şehir trafiğinde tercih edilmesinin nedeni, aracın tasarlandığı bağlam içerisinde sağladığı tipte bir performansın şehirde gerekmeyeceğini de göz önünde bulundurursak eğer, korunma ihtiyacından türeyen, abartılı bir güç gösterisi olarak tanımlanabilir.</p>
<p>Body- building tarzı mimari tasarımın kökenlerini saptamak için, bu tasarımı işlevlendiren ve tercih edilir kılan toplumsal yapının bedene dair söylemini irdelemek gerekmektedir. Ne de olsa tasarıma yansıyan tercihlerin beden algısıyla ilişkisi bulunmaktadır. Bir tasarım olarak beden, bir tasarım olarak mimariyle diyalektik bir ilişki içerisindedir. Bedeni tarihsel ve toplumsal olarak şekillendiren genel kabuller, mimariyi de şekillendirmektedirler. Bu çerçevede bedenin algılanışına ve kurgulanışına bakmak; “organik beden”le, “taştan, demirden ve camdan beden” arasındaki ilişkiyi anlamlandırmak için uygundur.</p>
<p>Toplumsal bir ürün olarak bedenin son yüzyıllardaki algısal &#8211; fiziksel şekillenişini ve tasarımını, bu bedenin kullandığı araçlara ve içinde yaşadığı yapılara olan etkisini egzo ve endo beden anlayışı üzerinden temellendirebilmek mümkündür.</p>
<p>Bedenin gerektirdiği yeme-içme, dışkılama, terleme, kaşınma, cinsellik gibi eylemliliklerin dışadönük olarak gerçekleştirildiği, beden formunun içinde bulunduğu bağlamdan ayrıştırılmadığı, yaşantının durumsal gerekliliği üzerinden şekillenmesine izin verildiği Dionyssos&#8217;cu(egzo) beden anlayışının, bu bedenin kendiliğindenliğinin karşısında yüzyıllar içerisinde gelişen Apollon&#8217;cu(endo) beden anlayışının yerleştiğini görüyoruz. Yeme-içme tarzının rasyonalize, estetize ve standartize edilmesi; işeme, sıçma, osurma, sümkürme, kulak temizleme, örojen bölgeleri uyarma, kaşıma gibi eylemliliklerin gizlenmesi; cinselliğin en önemli tabulardan biri haline gelerek kişiye “özel” alanın en merkezi konumlarından(özellikle işeme ve sıçmayla beraber) birine oturtulmasıyla birlikte Apollon&#8217;cu bedenin tarihsel olarak tanımlanması mümkün hale gelmiştir.</p>
<p>Belirli tıbbi-teknik zorunluluklar ve kültürel farklılıklar ekseninde işlevleri sınırlandırılan beden, süreç içerisinde formsal olarak da teorik ve soyut kategoriler üzerinden tanımlanmaya ve tasvir edilmeye başlanmıştır. Bedenin kişiden kişiye değişen, kişinin doğa ve toplumla girdiği ilişkiler üzerinden oluşan tekil hafızası ve dışsal algılanış açısından bedensel topografyası, onun doğada bulunduğu varsayılan üçgen, kare, dikdörtgen, daire gibi soyut matematiksel formların bileşimi olarak algılanmasıyla standartize edilmeye çalışılmıştır. Bu matematiksel bileşimin “altın” oranlarına uymayan durumsal formlar, “gerekli” oranlara uydurulmak için disipline edilmeye çalışılmıştır. Bu haliyle Apollon&#8217;cu kanonik bedenin kendisi ulaşılması gereken rasyonel bir ütopya halini almış, bu ütopyaya ulaşım süreci de başlı başına bir yapılaşmaya, bedenin yapılaşmasına dönüşmüştür. Dolayısıyla içinde yaşadığı anların ve koşulların Dionyssos&#8217;cu bedende oluşturduğu tekil form, bir gerçeklik olarak reddedilmesi gereken bir olguya dönüşmüş ve ütopik Apollon&#8217;cu kanonik beden sürekli peşinde koşulması gereken bir nihai nokta olarak algılanmaya başlanmıştır.</p>
<p>Burada Dionyssos&#8217;cu(egzo) bedenle, Apollon&#8217;cu(endo) beden arasında kavramsal bir ayrım yaparken bu iki beden tipinden birini tercih etmemiz gerektiği yönünde basit bir önerme yapıyor olmadığımızın altını çizmeliyiz. Egzo – endo beden ayrıştırmasını sadece iki şıkkı olan bir seçim olarak değil; bir ucunda Dionyssos&#8217;cu(egzo) bedenin, diğer ucunda da ütopik Apollon&#8217;cu(endo) bedenin bulunduğu geniş bir skala, bir spektrum olarak düşünüyoruz. Öteki türlü bir önerme bize çok çektiren endogamik bedenin karşısına, yine bize çok çektirecek bir egzogamik bedeni koymamızı gerektirirdi; ki böyle bir tercih de egzogamik bedeni de ütopikleştirmemizi ve beden üzerinde benzer ama ters yöne doğru bir tahakkümü normal karşılamamızla, tam da Rousseau&#8217;cu veya ilkel anarşist bir “doğal beden”i kutsamamızla sonuçlanırdı. Biz bedenin, salt toplumsallığından dolayı “doğal” bir öz olarak değil de, tarihsel bir kurgu ve dolayısıyla bir mücadele alanı olduğunu savunuyor; işlevselliğini de kendi durduğumuz sınıfsal pozisyonun çıkarları üzerinden algılıyoruz.</p>
<p>Dionyssos&#8217;cu veya Apollon&#8217;cu olsun bedenin bir ütopya çerçevesinde <strong><span style="text-decoration:underline;">estetik bir form olarak</span></strong> tahakküm altına alınması bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Her iki estetik formun da karşısında <strong>durumsal bir yapı</strong>, çevre ve toplumla ilişkisi ekseninde oluşmuş formsal bir <strong>kendiliğindenlik</strong> olarak bedenin savunulması gerekmektedir. Bedenin formunun ütopikleştirilmesi benliğin sosyal sistem tarafından tahakküm altına alınmasının önkoşullarından birisi olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Bu noktada faşist rejimlerin yurttaş üzerindeki tahakkümü ilk önce beden üzerinden kavramaları uç ama net bir örnek olarak gösterilebilir. Irk üzerine kurulan millet anlayışı çerçevesinde dikkatler öncelikli olarak bedenin kendisine, gerek tarihsel, gerekse de biçimsel olarak inşasına çevrilmiştir. Bedenin tarihinin inşası çerçevesinde genetik kökeninin saptanması, yani ari ırkın kurgulanması, biçimsel inşa çerçevesinde ise bu ütopik ırkın niteliklerinin tanımlanması (mavi gözlü, uzun boylu, sarı saçlı, kaslı, iri yapılı vs.) gerekmektedir. Oluşturulmaya çalışılan ve ne güzel ki başarısızlıkla sonuçlanan üreme programlarının yanı sıra faşist rejimler ellerindeki bedenleri kendi arzularına göre şekillendirmek amacıyla beden eğitimine büyük önem vermişlerdir. Beden eğitimi aracılığıyla özellikle genç insanların konformist bir algıya sahip olmaları ve askeri bir disiplini özümsemeleri hedeflenmiştir. Bu noktada faşist beden anlayışının Dionysos&#8217;cu beden anlayışının neredeyse tam zıttı, Apollon&#8217;cu kanonik beden algılayışının en uç noktalardan birisi olarak kurgulandığı söylenebilir.</p>
<p>Kapitalizmin tarihsel olarak şekillenmiş bedeninin de (ideal faşist beden kadar olmasa da) yoğun şekilde Apollon&#8217;cu özellikler taşıdığı söylenebilir. Kamu sağlığı ekseninde şekillenen tuvalet, yıkanma ve cinsellik edimlerinin kontrol altına alınması, kurulan estetik beden anlayışı çerçevesinde “güzel”in tarihsel olarak kanonik bedene doğru sürüklenişi, önceleri aristokrasiden apartılan ve sonra kendi çizgisini bulan yeme-içme alışkanlıkları, daha doğrusu adabı, tensel dokunuşun ve temasın özellikle Batı ülkelerinde yine bir adab meselesi olarak sınırlandırılması bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Neoliberalizmin beden anlayışının ise tarihsel olarak yerleşmiş ve kanıksanmış bulunan tüketim kültürü çerçevesinde devrimsel olmasa da evrimsel olarak yeni bir hatta doğru evrildiği söylenebilir. Tüketimin beden üzerine yansıması bedenin metalaşması sürecinin de bir gösteriye dönüşmesine vesile olmuştur. Bu gösteri toplumunda içerik “zarf”la ve formla ilişkisini bir yansıma ilişkisinden, bir sanallık ilişkisine döndürmeye başlamış, bedenin “nasıl” göründüğü onun “ne” olduğunu belirler olmuş, ambalaj içeriğin ait olduğu klasmanı betimlemekten öte üretir hale gelmiştir.</p>
<p>Bedenin üzerindeki kıyafetlerin, kullanılan tüketim malzemelerinin, dövme, küpe, hızma, kolye gibi çeşitli aksesuarların kişinin toplumsal durumuna dair izlenimler sağladığı yönünde beylik bir saptamayı tarihin eski dönemlerine kadar götürebilmek mümkündür. Öyle ki pek çok antik toplumda kimin rahip, kimin aristokrat, kimin köle, kimin pleb vs. olduğunu sırf dış görüntüsüne bakarak anlayabilmemiz normaldir. “Bedenin zarfı” toplumsal içeriğiyle büyük ölçüde uyum içerisindedir. Bu tip toplumlarda beden aksesuarlarının kendisi bedeni betimlemesi, ona zarf olması itibariyle bir simgedir ve bu simgeler toplumsal yapı tarafından çok daha kesin, bireyselliğe çok da mahal vermeyecek şekilde net olarak tasarlanmıştır. Bu durum eski toplumların, kapitalizmin önceki dönemleri de dahil olmak üzere sıkça rastlanır Apollon&#8217;cu beden politikaları olarak tanımlanabilir.</p>
<p>Oysa neoliberalizmin altın çağında tüketim kültürüyle beraber bedeni tanımlayan aksesuar, giysi ve diğer bireysel tüketim malzemeleri simgesel önemini büyük ölçüde yitirmeye başlamış ve bedeni çevreleyen zarf, bir simgeden bir imgeye doğru değişim geçirmeye başlamıştır. Kurduğumuz Dionysos&#8217;cu – Apollon&#8217;cu beden skalasında güncel beden bir yandan imgenin seçilmesi babında; kelimenin hem felsefik, hem de gündelik kullanımı çerçevesinde kişisel kolaja imkan vermesi ve imgenin kişi tarafından “özgürce” kurulması; dolayısıyla kişinin kendisini bir imaj olarak dışavurması bağlamında Dionysos&#8217;cu bir hatta; diğer yandan da kolaj yapılan nesnelerin tarihsel sürekliliği ve nihai işlevi bağlamında Apollon&#8217;cu bir hatta oturmaktadır. Dionysos&#8217;cu bedenle Apollon&#8217;cu bedenin birbirine katlanarak bir sentez oluşturdukları bu tarz bir yapı bir yandan özgürlük, farklılık, bireysellik vurgusu yaratmakta; diğer yandan da özgürlüğün, farklılığın, bireyselliğin sıradanlaştığı yeni model bir kapalı beden algılamasının oluşmasına vesile olmaktadır. Postmodern şehirlerde artık özellikle üst sınıflara mensup pek çok kimse kendi özgünlüğünü modanın sunduğu yeni olanakları kovalayarak, en farklı, en şık, en dikkat çekici olmak üzerinden kurgulamaktadır. Ne garip ki bu farklılık arayışının sonucunda herkes birbirine daha çok benzemeye başlamıştır. Moda akımları uluslar arası ölçekte dahi oldukça hızlı bir şekilde yayılmakta ve farklı olmaya çalışanların aynı kalıba girdiği, sürekli değişen beden ambalajları ortaya çıkarmaktadırlar. Bu durum bir yandan “güzel”in sürekli olarak parçalanmasına yol açmakta, diğer yandan da beden açısından kanonikliğin standart haline gelmesini sağlamaktadır.</p>
<p>Kapitalizmin Apollon&#8217;cu bedeninin Dionysos&#8217;cu bedenle sentezlenmesinin en önemli sebeplerinden birisi hiç kuşkusuz tekstil, kozmetik, moda ve güzellik sektörlerinde son yıllarda yaşanmış gelişme ve çeşitliliktir. Pazarı genişletme faaliyetinin yanında, özellikle reklamcılık sektörünün de gelişimiyle ortaya çıkan pazarı derinleştirme faaliyeti de bu gelişime önemli katkılar sunmuştur.</p>
<p>Sektörlerdeki bu gelişme ve derinleşmenin kapitalizmin beden algısının Dionysos&#8217;cu bedene doğru evrildiği noktada Apollon&#8217;cu bedenin yoğunlaştığı yer; bedenin bir imaj olarak kurulması sonucu (1) toplumsal simge olarak kurgulanmasının önlendiği, yani bedenin gerçek bir iletişim aracı olma vasfını yitirip sanallaştığı ve dolayısıyla kendi toplumsal kökenlerinden bağımsız bir sanal imgeye dönüştüğü; (2) “güzel”in belirli bir merkez tarafından, özellikle de moda tarafından dayatıldığı yerdir. Dolayısıyla seçenek bolluğu ekseninde kendisini özgürce dışavurduğu, kendini imlediği varsayılan beden aslında belirli sınırlar içerisine hapsedilmiş, “güzel”liği tüketim malzemeleri üzerinden tescillenen ve iletişim kabiliyetini de bu yapı üzerinden şekillendiren bir sanal bedene dönüşmüştür. Bu bedende ne Dionysos&#8217;cu bedenin temel işlevler açısından dışavurumunu, ne de Apollon&#8217;cu bedenin toplumsal mutabakat sonucunda ne olduğunu imleyen iletişimini görebilmek mümkündür. Bu beden “mış gibi yapan”, kendini özgür ve özgün; etrafındaki seçenekleri sonsuz zanneden, dolayısıyla varyasyonların herbirini ayrı bir özgünlük gibi algılayan bir bedendir. Üstelik içinde bulunduğu toplumsal durumun bireyler üzerinde yarattığı maddi koşullar sonucunda ister istemez belirli tüketici gruplarına bölünmüş olması nedeniyle hem felsefik hem de somut olarak Apollon&#8217;cudur. Sorun onun kendisini Dionysos&#8217;culuk yanılsamasına kaptırarak Apollon&#8217;culuğun dipsiz kuyusuna düşmesinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>O zaman bu Apollon&#8217;cu kurgunun Body-Building anlayışı çerçevesinde tasarım üzerinden projeksiyonunu bedene özgü tasarımlardan başlatıp, daha çevrel “aygıt”lara taşımak mümkündür. Yeni tipte bir Apollon&#8217;cu tasarım anlayışı olarak Body-Building tasarımın kendisi de bir yandan farklılık kurgusu üzerinden kendisini dışavuran, ben burdayım diye bas bas bağıran, ama aynı zamanda belirli bir merkezi estetik anlayış çerçevesinde aslında varyasyondan öteye gidemeyen, yaratılan bir imaj üzerinden kendini kurduğu ve imlediği varsayılan ama esas olarak “ben”le ilişkisini koparan bir bedendir. Nasıl ki yeni tip Apollon&#8217;cu bedenin imaj üzerine sözde dışavurumu kendini bu imajın içine hapsetmekte ve dışa kapalı belirli bir disiplin çerçevesinde kontrol altına almakta, “ben”i içeriye kapamakta ve diğer “ben”lerle sanallık dışında ilişki kurmamaktaysa, body building tipi mimari de kendi toplumsal bağlamını ve egemenlik ilişkilerini bir yandan kendine göre kapamakta, ama diğer yandan da daha görünür kılmaktadır.</p>
<p>Bu noktada dışa kapalı lüks siteleri örnek vermek mümkün hale gelmektedir. Kapalı lüks siteler belirli sınıflar için dışa kapalı bir içsel vaha, bir iç-cennet yaratmaktadır. Buralarda yaşayan şahısların kendilerine benzeyen, kendileri gibi sınıfsal pozisyonlarda olan komşuları bulunmaktadır. Bu kimseler lüks havuzlardan, parklardan, bahçelerden faydalanmaktadırlar. Bu siteler aynı zamanda geride bırakılan bütün bir toplumu geniş duvarlar ve güvenlik önlemlerinin ardına “saklamakta”, bu tehlikeli ve vahşi dünyayı dışarıda bırakmaktadırlar. “Ben” bir yandan kendisini bütün bir toplumdan soyutlamakta, diğer yandan da “ben” içerisinde yeni bir toplumsallık kategorisi yaratmaktadır. Bu “ben”in bir parçası olmak, sınırlı bir kamusal alan niteliği taşıyan “özel toplumsallığa” ulaşmak için belirli bir maddi gelir seviyesine sahip olmak bir zorunluluktur. Bu zorunluluk durumu, yani belirli bir gelire ve dolayısıyla işletilen devasa bir sermayeye sahip olma hali; kapitalizmin gerektirdiği türden sınıfsal çelişkiler içerisinde burjuvazinin tarafında olmayı, bu ayrıksı durumu yaratan mekanizmalara bağlanma ve bu mekanizmaları daha da derinleştirme becerisini gerektirmektedir. Body-Building tasarım bahsi geçen ayrıksılığı formel olarak betimlemektedir. Öyle ki içerideki cenneti yaratmanın ve korumanın yolu onu “duvar”lar arkasına hapsetmekten geçmektedir. Bu “duvar”lar bedenin hem (içeriden bakıldığında) Dionysos&#8217;cu özgürlüğüne, hem de (dışarıdan bakıldığında) Apollon&#8217;cu disiplinine dem vurarak ikili bir çekim noktası oluşturmaktadır.</p>
<p>Body-Building tasarımın bu ikili yapısının Dionysos&#8217;cu- Apollon&#8217;cu beden skalasıyla ilişkisi bir <strong>Mobius</strong> şeridi üzerinde açıklanabilir. Şerit şeklinde kesilmiş bir kağıdın iki ucunu düz olarak değil de bir tarafı ters dönerek diğerinin üzerine gelecek şekilde birleştirerek oluşturabileceğimiz bir Mobius şeridinde, kağıdın bir tarafını Dionysos&#8217;cu beden, diğer tarafını ise Apollon&#8217;cu beden olarak tanımladığımızda ve bir kalemle herhangi bir noktadan başlayıp sürekli olarak aynı hattı takip ettiğimizde bir süre sonra kalemin kağıdın iki boyutunu da kat ettiğini farkederiz. Bu ikilik benzer şekilde Body-Building tasarımda da bulunmaktadır. Bütün toplumsallığı reddeden, kendini ondan ayıran tasarım, bir yandan iç mekanı genişletmekte, diğer yandan da toplumsal alandan çalmakta ve içeride özel nitelikli farklı türden bir kamusallık yaratmaktadır.</p>
<p>Body-Building tasarım gücünü büyük ölçüde ekonomik altyapıdan alır. Bu ilişkiyi doğru bir şekilde tanımlayabilmek için emperyalizm ve sermayenin uluslararasılaşması olgularını göz önünde tutmak gerekmektedir. Sermayenin uluslararasılaşma sürecinde gerçekleşen ekonomik yayılım, yani üretimin bütün kıtalara yaygınlaştırılması ve parçalanması sayesinde yapı sektöründe de üretim parçalanmıştır. Bu parçalanmanın doğal bir sonucu aynı türden malzemenin küresel uzamın pek çok alanında kullanılması ve üretilmesi olmuştur.</p>
<p>Uzama özgü malzeme kullanımı azaldıkça, yeni üretim zinciri ekseninde yapının işlevi de belirli sınırlar içerisine hapsedilmektedir. Bu sayede kara kış koşullarının hakim olduğu alanlarda da, kızgın çöl sıcaklarının bedenleri kavurduğu coğrafyalarda da betonarme yapıların kullanılması olağanlaşmaktadır. Bu yapı malzemesi erozyonu içerisinde yerel malzeme, bahsi geçen Dionysos&#8217;cu sözde dışavurumu gerçekleştirmek için ancak otantik bir öğe olarak kullanılabilmektedir. Hatta kimi zaman bu otantik öğeler yine aynı sistemin yüksek transportasyon altyapısı ve pazarın genişliği sayesinde başka coğrafyalarda kullanılabilmekte ve otantik işlevden ayrılıp, egzotik işlevler edinebilmektedirler.</p>
<p>Sermayenin uluslararasılaşma süreci ekseninde ortaya çıkan parçalı üretimin merkezi ileri derecede kapitalistleşmiş ülkelerdeki çeşitli odaklar tarafından belirlenmekte ve yerel odaklar bu merkezlerle eşit olmayan bir paylaşım içerisine girmektedirler. Bu eşit olmayan paylaşımın odak noktası olarak adlandırabileceğimiz ülkelerdeki tasarım üretimi de küreselleşme sürecinin homojen retoriğini taşımakta, fakat somutta ise tıpkı siyasal durumda olduğu gibi heterojen ve yayılmacı bir yapı oluşturmaktadır. Merkez ülkelerde üretilen tasarımlar ve mimari çözümler geç kapitalistleşen ülkelerdeki yapı ve tasarım sektörleri tarafından içselleştirilmekte ve ancak sınırlı düzeylerde yerellik katılarak özgünleştirilmektedir. Bu çerçevede Batı&#8217;daki mimari çözümler dünyanın neredeyse bütün coğrafyalarında temel referans noktası olmakta ve ancak kopyaya veya varyasyona dayalı artifaktlar oluşturmaktadırlar.</p>
<p>Üstyapısal olarak emperyalizm olarak şematikleştirdiğimiz çerçevede Body-Building tasarım da bir kültürel öğe olarak ileri kapitalist merkezler tarafından yayılmakta ve yerel odaklar tarafından içselleştirilmektedir. Gökdelenin, Amerikan tarzı kapalı sitelerin, alışveriş merkezlerinin genel uygulamalarının ve benzer türde iç mimarinin yayılımının, küreselleşme adı verilen süreçle birlikte hızlandığından bahsedebilmemiz mümkündür. Body-Building olarak adlandırdığımız tasarım modeli kamusal alandan çalan, modern mimariden farklı olarak kamusal alana pay bırakma gibi bir vizyonu olmayan, özgürlüğü dışa ulaşma yönünde değil de, içeriye dönme ve dolayısıyla özelleştirme yönünde tanımlayan türden bir Zeitgeist&#8217;ın izlerini taşımaktadır. Bu durum tasarımın kapitalizmin son yıllardaki yönelimleriyle olan diyalektik ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Tasarım egemen sınıfın yürüttüğü ekonomi ve politika alanlarındaki yönelimlerden beslenmekte ve uygulamaya koyulduğu çerçevede bu yönelimleri güçlendirmektedir. Genel politikanın Body-Building modeli tasarıma yansıması sonucunda neoliberal ideoloji yapılar tarafından da içselleştirilmekte ve yaşamın her alanına taşınmaktadır.</p>
<p>Kendisini mevcut neoliberal ekonomik ve politik sisteme dayandıran Body-Building modeli tasarım etkisini tekil yapıların, dolayısıyla kentin artık (tekil değil de) kopya olan artifaktlarının da dışına taşırmakta ve şehrin mimarisine yaymaktadır. Aldo Rossi&#8217;nin bahsettiği çerçevede şehrin mimarisinin şehrin artifaktlarının üzerinden okunabileceğini düşünürsek, zaten burjuvazinin zamanın ihtiyaçlarına göre oluşturduğu bu yeni tarzdaki estetiğin yeni türden artifaktlara yansıyacağı ortadadır. Dolayısıyla şehrin mimarisini onun doruk noktaları olan artifaktlara indirgediğimizde bile Body-Building tasarımın etkileri göze çarpmaktadır.</p>
<p>Body-Building tasarımı salt mimari bir süreç olmaktan çıkarıp genel bir şehir planlama tarzı, bir yönetişim yöntemi olarak düşündüğümüzde ise egemen sınıfın çıkarlarıyla oldukça uyumlu bir şehircilik anlayışıyla karşılaşıyoruz. Özellikle İstanbul gibi gelişmekte olan ülkelerin büyük şehirlerinde şehircilik anlamındaki müdahalelerin yoksul ve çalışan kesimlerin yaşam standartlarını düzeltmeye yönelik değil de, direkt olarak ulusal ve uluslararası burjuvazinin alanını genişletmeye yönelik olduğunu görüyoruz. Kamu yararının burjuvazinin çıkarlarıyla özdeşleştirildiği ve diğer sınıfların burjuvazinin gelişmesi dolayımıyla pay aldıkları bir toplumda bu tarzda bir şehircilik anlayışının oluşması normaldir. 21. Yüzyılın başı itibariyle devletin şehre müdahale ederken adaletli olmayı önemsememektedir.  Tam tersine yapılan müdahaleler direkt olarak burjuvazinin çıkarları ekseninde gerçekleştirilmektedir<a href="/Documents%20and%20Settings/dyurur/Desktop/BODY%20BU%C4%B0LD%C4%B0NG.doc#_ftn1">[1]</a>. Artık pek çok müdahale kente daha fazla para çekebilmek adına yapılmakta, kamunun faydalandığı türden yatırımlar ise yine bu dolayımla kurgulanmaktadır.</p>
<p>Otel, fabrika, site ve alışveriş merkezi yatırımları için müdahaleler kurgulanmakta, sonuç olarak kentlilerin de faydalandığı türden hizmetler<a href="/Documents%20and%20Settings/dyurur/Desktop/BODY%20BU%C4%B0LD%C4%B0NG.doc#_ftn2">[2]</a> ise bu gelişimi işlevlendirmek amacıyla, belirli bir dolayım ekseninde gerçekleştirilmektedir. Üstelik bu hizmetlerin yapımının ve işletiminin devlet tarafından değil de yine özel şirketler aracılığıyla gerçekleştirildiği ve bu sayede yine özel alanın işine yaradığının altını çizmek faydalı olacaktır.</p>
<p>Sonuçta Body-Building modeli tasarımı oluşturan dinamikler kendilerini hem şehrin artifaktlarında, hem de şehrin planlanmasında göstermektedirler. Body-Building&#8217;ci tasarımca beden nasıl da Apollon&#8217;cu tahakküm ve Dionyssos&#8217;cu bir imaj çalışması içerisine hapsedilmişse, şehrin kendisi de gösteri retoriği çerçevesinde Dionyssos&#8217;cu bir imaj çalışmasıyla; kamusal alanın daraltılıp, özel alanın genişlemesi ekseninde Apollon&#8217;cu tahakküm içerisine hapsedilmiştir.</p>
<p>Body-Building ve şehircilik anlayışında vuku bulan bu yansımayı sadece üstyapısal bir süreç olarak okumak safdillik olacaktır. Bilindiği üzre politik olanla ekonomik olanın ayrıştırılamayacak bir diyalektiği bulunmaktadır. Dolayısıyla Body-Building modeli tasarımın ve bu tarz parçalı şehircilik anlayışının maddi dayanakları hakkında daha ayrıntılı bir tartışma yapmak durumundayız. Bu noktada ise Marx&#8217;ın ekonomik kuramının bizimle ilgili bir kısmına, yani yapı sektörü çerçevesinde şehre göz atmamız gerekiyor.</p>
<p>Mehmet Deniz Yürür- mdyurur@gmail.com</p>
<hr size="1" /><a href="/Documents%20and%20Settings/dyurur/Desktop/BODY%20BU%C4%B0LD%C4%B0NG.doc#_ftnref1">[1]</a> Bu noktada burjuva demokratik devletin zaten en nihayetinde burjuvaziye hizmet ettiği fikrine katıldığımızı belirtelim. Fakat yine de özellikle sosyal devletin önemli bir olgu olduğu yıllarda görece daha eşitlikçi devlet politikalarının uygulandığı da bir gerçektir.</p>
<p><a href="/Documents%20and%20Settings/dyurur/Desktop/BODY%20BU%C4%B0LD%C4%B0NG.doc#_ftnref2">[2]</a> Mesela İstanbul metrosunun güzergahının Maslak yönünde uzanması buna örnek olarak gösterilebilir.</p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/kisakes.wordpress.com/164/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/kisakes.wordpress.com/164/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/kisakes.wordpress.com/164/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/kisakes.wordpress.com/164/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/kisakes.wordpress.com/164/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/kisakes.wordpress.com/164/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/kisakes.wordpress.com/164/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/kisakes.wordpress.com/164/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/kisakes.wordpress.com/164/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/kisakes.wordpress.com/164/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/kisakes.wordpress.com/164/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/kisakes.wordpress.com/164/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/kisakes.wordpress.com/164/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/kisakes.wordpress.com/164/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=164&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kisakes.wordpress.com/2010/07/29/21-yuzyilin-tasarimi-body-building-tasarim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/c5fa8bdc644ac58a2ffd9f87b01a5bb0?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">Deniz Yürür</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Panel: Bilişim Sektöründe Örgütlenme</title>
		<link>http://kisakes.wordpress.com/2010/06/28/panel-bilisim-sektorunde-orgutlenme/</link>
		<comments>http://kisakes.wordpress.com/2010/06/28/panel-bilisim-sektorunde-orgutlenme/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Jun 2010 13:06:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Yürür</dc:creator>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa sosyal forumu]]></category>
		<category><![CDATA[bilişim derneği]]></category>
		<category><![CDATA[bitder]]></category>
		<category><![CDATA[panel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kisakes.org/?p=160</guid>
		<description><![CDATA[Tarih: 3 Temmuz 2010, 09.30 Yer: Avrupa Sosyal Forum Alanı İTÜ-Maçka Yabancı Diller YO 1- Türkiye&#8217;de bilişim sektörü a- ODTÜ-Teknokent Örneginde Calisma Hayatinin Gecirdigi Dönüsüm ve Calisma Kültürü Üzerine (Metin Kodalak) b- Sektörün tekel bağımlılığı ve özgür yazılımlara ilgisizliği (Ali Rıza Keleş) 2- Beyaz mı açık mavi yakalılar mı? -Nedim Akay, BITDER- 3- Plaza eylem [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=160&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tarih: </strong>3 Temmuz 2010, 09.30</p>
<p><strong>Yer:</strong> Avrupa Sosyal Forum Alanı İTÜ-Maçka Yabancı Diller YO</p>
<p><strong> 1- </strong>Türkiye&#8217;de bilişim sektörü</p>
<p><strong> a-</strong> ODTÜ-Teknokent Örneginde Calisma Hayatinin Gecirdigi Dönüsüm ve Calisma Kültürü Üzerine (Metin Kodalak)</p>
<p><strong>b-</strong> Sektörün tekel bağımlılığı ve özgür yazılımlara ilgisizliği (Ali Rıza Keleş)</p>
<p><strong> 2- </strong>Beyaz mı açık mavi yakalılar mı? -Nedim Akay, BITDER-</p>
<p><strong>3-</strong> Plaza eylem platformu örneği üzerinden Türkiye’de beyaz yakalı emek gücünün örgütlenme pratiği ve sınıf algısı -Prof. Dr. Mutlu Binark-</p>
<p><strong>4-</strong> Örgütlenme deneyimleri IBM ve sendikalaşma mücadelesi -Elvan Demircioğu, Tezkop-İş Bilişim Şubesi-</p>
<p><strong> Düzenleyen:  Bilişim ve İletişim Emekçileri Derneği (BİTDER) </strong></p>
<p><strong>www.bitder.org </strong></p>
<p><strong> İletişim için: </strong>Ali Rıza Keleş ( ali.r.keles@gmail.com )</p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/kisakes.wordpress.com/160/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/kisakes.wordpress.com/160/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/kisakes.wordpress.com/160/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/kisakes.wordpress.com/160/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/kisakes.wordpress.com/160/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/kisakes.wordpress.com/160/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/kisakes.wordpress.com/160/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/kisakes.wordpress.com/160/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/kisakes.wordpress.com/160/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/kisakes.wordpress.com/160/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/kisakes.wordpress.com/160/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/kisakes.wordpress.com/160/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/kisakes.wordpress.com/160/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/kisakes.wordpress.com/160/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=160&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kisakes.wordpress.com/2010/06/28/panel-bilisim-sektorunde-orgutlenme/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/c5fa8bdc644ac58a2ffd9f87b01a5bb0?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">Deniz Yürür</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Özgür Yazılım ve Linux Günleri</title>
		<link>http://kisakes.wordpress.com/2010/04/01/ozgur-yazilim-ve-linux-gunleri/</link>
		<comments>http://kisakes.wordpress.com/2010/04/01/ozgur-yazilim-ve-linux-gunleri/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Apr 2010 06:52:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Yürür</dc:creator>
				<category><![CDATA[Internet]]></category>
		<category><![CDATA[özgür yazılım]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[bilişim]]></category>
		<category><![CDATA[bit-der]]></category>
		<category><![CDATA[GNU]]></category>
		<category><![CDATA[linux]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kisakes.org/?p=147</guid>
		<description><![CDATA[Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde 2-3 Nisan tarihleri arasında Özgür Yazılım ve Linux Günleri gerçekleştirilecek.  Etkinlikte Bit-Der de Bilişim Sektöründe Taşeronlaştırma ve İşsizlik isimli bir sunum yapacak. Sunum 2 Nisan Cuma günü 16:30-17:30 arasında gerçekleştirilecek. Bit-Der sunumunun içeriği aşağıdaki konuları kapsayacak: 1.Türkiye Bilişim Sektörü ve istihdam a.    Sektörün tanımı / Özellikleri b.    Sektör istihdam politikaları c.    [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=147&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde 2-3 Nisan tarihleri arasında <strong>Özgür Yazılım ve Linux Günleri</strong> gerçekleştirilecek.  Etkinlikte <strong>Bit-Der</strong> de <strong>Bilişim Sektöründe Taşeronlaştırma ve İşsizlik</strong> isimli bir sunum yapacak. Sunum 2 Nisan Cuma günü 16:30-17:30 arasında gerçekleştirilecek.<span id="more-147"></span></p>
<p>Bit-Der sunumunun içeriği aşağıdaki konuları kapsayacak:</p>
<p>1.Türkiye Bilişim Sektörü ve istihdam</p>
<p>a.    Sektörün tanımı / Özellikleri</p>
<p>b.    Sektör istihdam politikaları</p>
<p>c.    Sektör örgütlenmeleri ve rolleri</p>
<p>2. Bilişimde dış kaynak kullanımı</p>
<p>a. Dış kaynak kullanımının bugünü ve geleceği</p>
<p>b. Dış kaynak kullanımının getirdiği sorunlar</p>
<p>c. İşsizlik</p>
<p>3.    Bilişim çalışanının korunması ve geliştirilmesi için çözüm önerileri</p>
<p>Yaklaşık 30 sene önce başlayan özgür yazılım hareketi, günümüzde açık kaynak hareketi ile birlikte bilgi işlem sektörünün hemen her alanında olmazsa olmaz kabul edilmekte ve en kritik iş uygulamalarından tutun en sıradan günlük ofis uygulamalarına dek somut alternatifler sunmaya devam etmektedir.</p>
<p>Google, IBM, Yahoo, Amazon gibi devasa iş operasyonlarını başta GNU/Linux işletim sistemi olmak üzere özgür ve açık kodlu yazılımlara emanet eden şirketlerin yanısıra, araştırma geliştirme çalışmalarını özgür ve açık platformda sürdüren dünya çapında üniversiteler de göstermektedir ki özgür ve açık kodlu yazılımlar ticaretin ve inovasyonun ötesinde geleceğe yönelik öncü teknolojilerin de sağlam zemini teşkil etmektedir.</p>
<p>Özgür ve açık kodlu yazılım dünyası, ortaya koyduğu kısa vadeli teknolojik ve maddi avantajlara ek olarak çok önemli bir amaca daha hizmet etmektedir: Teknolojiyi, bilimi inceleyip, araştırıp anlamak ve çok daha iyisini geliştirmek isteyen zihinler için değeri para ile ölçülemeyecek bir fırsatlar ve kaynaklar havuzunu beslemek ve yeni nesilleri üretkenliğe, paylaşımcılığa teşvik etmek.</p>
<p>Günümüzde çoğu kişi tarafından sorulan temel soru “özgür yazılımlara geçmeli miyiz?” sorusu değildir. Artık “hangi özgür ve açık kodlu yazılım kombinasyonlarını ne tür işlerde kullanabiliriz?”, “geliştirdiğimiz özgür yazılım için ne tür bir iş modelini hedeflemeliyiz?”, “hedeflediğimiz özgür yazılımlar için en iyi eğitimleri nasıl alabilir yahut verebiliriz?” gibi pratik sorular gündemdedir. Bilgi işlem dünyasının amacı artık düşük maliyetli, güvenilir, açık standartlarla uyumlu ve ticari dalgalanmalar ile krizlere dayanıklı sistemleri tasarlamak, bunları olabildiğince yaygınlaştırmaktır.</p>
<p>İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Linux Kullanıcıları Derneği’nin bu amaca katkıda bulunmak için gerçekleştirmekte oldukları etkinlikler 9. yılında Özgür Yazılım ve Linux Günleri ismi altında birleşiyor.</p>
<p><strong>Etkinliğe katılım herkese açık ve ücretsizdir.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Etkinliğin sitesi için: </strong><strong><a href="http://www.ozguryazilimgunleri.org/" target="_blank">http://www.ozguryazilimgunleri.org/</a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Program için: </strong><strong><a href="http://www.ozguryazilimgunleri.org/program.html" target="_blank">http://www.ozguryazilimgunleri.org/program.html</a></strong></p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/kisakes.wordpress.com/147/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/kisakes.wordpress.com/147/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/kisakes.wordpress.com/147/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/kisakes.wordpress.com/147/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/kisakes.wordpress.com/147/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/kisakes.wordpress.com/147/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/kisakes.wordpress.com/147/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/kisakes.wordpress.com/147/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/kisakes.wordpress.com/147/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/kisakes.wordpress.com/147/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/kisakes.wordpress.com/147/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/kisakes.wordpress.com/147/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/kisakes.wordpress.com/147/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/kisakes.wordpress.com/147/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=147&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kisakes.wordpress.com/2010/04/01/ozgur-yazilim-ve-linux-gunleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/c5fa8bdc644ac58a2ffd9f87b01a5bb0?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">Deniz Yürür</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Parça ve Bütün İlişkisi İçerisinde Şehir</title>
		<link>http://kisakes.wordpress.com/2010/02/08/parca-ve-butun-iliskisi-icerisinde-sehir/</link>
		<comments>http://kisakes.wordpress.com/2010/02/08/parca-ve-butun-iliskisi-icerisinde-sehir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Feb 2010 21:35:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Yürür</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Şehir]]></category>
		<category><![CDATA[neoliberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[artifakt]]></category>
		<category><![CDATA[aldo rossi]]></category>
		<category><![CDATA[mimarlık]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[gökdelen]]></category>
		<category><![CDATA[kentsel dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[World of Wonders]]></category>
		<category><![CDATA[Kremlin]]></category>
		<category><![CDATA[locus]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Manifesto]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kisakes.org/?p=139</guid>
		<description><![CDATA[Bir şehri oluşturan tekil parçalara başka pek çok şehirde de rastlamak mümkündür. Benzer bina tipolojisi, dış kaplamalar ve malzemeler, kent mobilyaları pek çok şehirde karşımıza çıkabilir; fakat bütün bu kent partiküllerinin ötesinde bir kent bütünselliğiyle karşılaşırız. Bu anlamda onu oluşturan öğeler her ne kadar sınıflandırılabilir olursa olsun, bütün kentler kendilerine has özellikler barındırırlar. Bu özellikler [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=139&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://kisakes.files.wordpress.com/2010/02/modern.jpg"><img class="size-medium wp-image-142 alignnone" title="modern" src="http://kisakes.files.wordpress.com/2010/02/modern.jpg?w=227&#038;h=300" alt="" width="227" height="300" /></a></p>
<p><a href="http://kisakes.files.wordpress.com/2010/02/modern.jpg"></a>Bir şehri oluşturan tekil parçalara başka pek çok şehirde de rastlamak mümkündür. Benzer bina tipolojisi, dış kaplamalar ve malzemeler, kent mobilyaları pek çok şehirde karşımıza çıkabilir; fakat bütün bu kent partiküllerinin ötesinde bir kent bütünselliğiyle karşılaşırız. Bu anlamda onu oluşturan öğeler her ne kadar sınıflandırılabilir olursa olsun, bütün kentler kendilerine has özellikler barındırırlar. Bu özellikler şehri yoktan var etmiş insanların bireysel ve toplumsal eylemliliklerinin amansız giriftliğini yansıtırlar. Şehir kendini oluşturan bütün parçaların toplamından daha fazlasıdır.<span id="more-139"></span></p>
<p>Kent partiküllerinin birbirine benzer öğeler olması temelde bir yapıyı, bir sokağı ve dolayısıyla bir kenti oluşturan öğelerin benzer işlevselliklere sahip olmasından kaynaklanmaktadır. İşlev itibariyle pek çok mimari öğe (sözgelimi merdiven, asansör, çatı, dış kaplama vs.) binalarda sıklıkla kullanılmaktadır. Binalar ve şehirlerin insanlar tarafından, insanlar için “yaratıldığı” göz önünde bulundurulursa benzer işlevlere sahip öğelerin birbirine benzemesi, birbirini andırması doğal karşılanmalıdır. Yine de işlev açısından zaruri olarak benzerlikler taşıyan mimari öğelerin dünyanın farklı coğrafyalarında farklı estetik kaygılarla ve değişik tasarımlarla kullanıldığını gözlemlemek de mümkündür.</p>
<p>Dünyanın farklı bölgelerinde benzer işleve sahip yapı partiküllerinde o bölgeye özgü pek çok ize, pek çok estetik ve pratik çözüme rastlamak olasıdır. Bu estetik ve pratik çözümlerin farklı mimari anlayışlarda tekrarlanmaları sayesinde farklı mimari tipler ortaya çıkar ve süreklilik kazanırlar. Değişik mimari çözümlerin başka mimari tiplerle girdiği ilişkiler yeni mimari sentezlerin oluşmasını, melez çözümlerin ortaya çıkmasını ve yayılmasını, aktarılmasını ve hatta evrilmesini sağlar. Bu sayede toplumsal hareketliliğin ve kültürler arasındaki iletişimin ve egemenlik ilişkilerinin bir yansımasını mimaride de bulabilmek mümkün hale gelmektedir. Değişik coğrafyalarda ortaya çıkmış farklı mimari çözümlerin zoraki veya istekli aktarımının izini sürebilmek için mimarlık tarihine odaklanmak gerekmektedir. Gerçekten de mimarlık tarihi ortaya çok çeşitli, çok kültürlü bir mimari yapı tipolojisi envanterinin çıkarılabilmesine imkan vermektedir. Bu noktada farklı mimari çözümlerin yayılışını toplumlar ve sınıflararası tahakküm ilişkilerinden bağımsız olarak değerlendirebilmek mümkün gözükmemektedir.</p>
<p>Bu çerçevede ortaya çıktığı son birkaç yüzyıl içerisinde bütün toplumsal ve kültürel çeşitliliği gerek ekonomik tahakkümü, gerekse de şiddet üzerine kurulu hegemonyası çerçevesinde kapitalizmin tırpanlamış olduğunu; toplumların yüzyıllardır biriktirdiği yaşamsal çözüm önerilerini tek bir yola, kapitalist meta birikimine indirgenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Marx ve Engels&#8217;in Komünist Manifesto&#8217;da belirttikleri gibi kapitalizm nasıl ki “insanın insanla olan ilişkisinde çıplak bencil çıkarcılıktan, &#8216;nakit ödeme&#8217; vurdumduymazlığından başka hiçbir rabıta bırakmamış”, “dini şevkin, kahramanca coşkunun, cahilce duygusallığın en semavi esrikliğini egoist hesapçılığın buz gibi sularında boğmuş”, “kişinin değerini değişim değerine indirgemiş, dokunulmaz olan sayısız özgürlük deneyiminin yerine sadece o vicdansız özgürlüğü -Serbest Ticareti-<a href="/Documents%20and%20Settings/Deno/Belgelerim/Downloads/Par%C3%A7a%20ve%20B%C3%BCt%C3%BCn%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%20%C4%B0%C3%A7erisinde%20%C5%9Eehir2.doc#_ftn1">[1]</a>” koymuşsa; mimari alanda da amansız bir tektipleşmeye yol açmış, farklı coğrafyalara, kültürel ve toplumsal yapılara ait mimari önermelerin karşısında kendi mimari çözümlerini dayatmıştır. Öyle ki; dünyanın farklı uçlarındaki farklı tarihsel geçmişlere, farklı tarihi izleklere sahip şehirler, benzer mimari yapılarla bezenmiş, benzer kentsel planlarla düzenlenmeye başlamıştır. Bu bağlamda sadece gökdelenlerin dünya şehirleri üzerinde tarihsel yayılımlarını takip etmek suretiyle kapitalist üretim biçiminin tarihsel yayılımı hakkında kaba da olsa bir fikre varmak mümkün hale gelmiştir. Gökdelenin bir estetik form olarak olarak kendisini dayattığı nokta, kapitalizmin bir üretim biçimi olarak kendini hakim kıldığı nokta olarak betimlenebilir. Gökdelenin küresel bir yapı biçimi olarak şekillenmesi ve coğrafi ve kültürel farklılıklardan çok da etkilenmemesi, bir “a priori<a href="/Documents%20and%20Settings/Deno/Belgelerim/Downloads/Par%C3%A7a%20ve%20B%C3%BCt%C3%BCn%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%20%C4%B0%C3%A7erisinde%20%C5%9Eehir2.doc#_ftn2">[2]</a>”ye dayalı tasarım üzerinden oluşturulan varyasyonlardan ibaret olması kapitalizmin küresel ölçekte yayılışıyla bağlantılıdır.</p>
<p>Benzer bir şekilde yapıyı ve şehri oluşturan öğelerin de bir çeşit erozyona uğradığı söylenebilir. Öyle ki benzer dış kaplamaları (mesela aynalı cam yüzeyler), çatı ve izolasyon malzemelerini, kent mobilyalarını, reklam panolarını dünyanın pek çok şehrinde görmek mümkün hale gelmiştir. Öyle ki Paris&#8217;te yer alan bir otobüs durağını veya Londra&#8217;daki bir billboard&#8217;ı İstanbul&#8217;da görmemiz artık normal karşılayabileceğimiz bir olgudur.</p>
<p>Bu aynılaşmanın ve estetik tektipleşme eğiliminin en önemli sebeplerinden birisi hiç kuşkusuz ekonominin küresel entegrasyonudur. Liberal diskurun ısrarla küreselleşme olarak ifade etmeyi tercih ettiği<a href="/Documents%20and%20Settings/Deno/Belgelerim/Downloads/Par%C3%A7a%20ve%20B%C3%BCt%C3%BCn%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%20%C4%B0%C3%A7erisinde%20%C5%9Eehir2.doc#_ftn3">[3]</a> bu entegrasyon sürecinin yapı ve emlak sektöründeki yansıması bu aynılaşmayı ortaya çıkarmaktadır. Yapı ve emlak sektörünün gelişimi ve uluslararası yayılışı da genel olarak sermayenin uluslararası birikim süreci çerçevesinde anlaşılmalı ve değerlendirilmelidir. Kent ve yapı mimarisinin ekonomik altyapısını oluşturan bu sektörler estetik üstyapıyı birebir belirlemekte ve şekillendirmektedirler. Bu sektörler çeşitli ulusötesi şirketlerin kar maksimizasyonuna odaklı şirket politikaları çerçevesinde işlemektedir. İleri kapitalistleşmiş ülkeler merkezli pek çok büyük yapı ve emlak şirketi küresel çaplı üretim ve satış yapmakta, benzer ürünleri farklı coğrafyalarda pazara sunmaktadır. Bu noktada “ürün”ün tuğla, dış cephe malzemesi, bina plastiği, kent mobilyası gibi mimari partiküllerini kapsadığı kadar, aynı zamanda da birebir mimari projeleri kapsadığından da bahsedilebilir. Günümüzde pek çok mimarlık bürosu bu tip büyük şirketlere projeler hazırlamakta ve bu şirketler aracılığıyla projelerini farklı coğrafyalarda hayata geçirebilmektedir.</p>
<p>Bu durum da farklı kentlerde benzer mimari öğelerin ve hatta bina projelerinin kullanılabilmesini mümkün hale getirmektedir. Öyle ki birden fazla coğrafyada benzer binaları inşa etmek aynı zamanda mimari projeye ödenen miktarın azaltılmasını da sağlamaktadır. Benzer bir şekilde ikiz gökdelen yapısını da bu mantığın bir uzantısı olarak değerlendirebiliriz. Gökdelenler gibi “potansiyel artifakt” olarak adlandırabileceğimiz yapılarda bile hal böyleyken orta sınıfın ve düşük gelirli kitlelerin oturduğu yapılardaki aynılaşma eğilimi çok daha hakim durumdadır.</p>
<p>Bu iki sektörde istihdam edilen emeğin kapitalizmin diğer alanlarındaki yapılanışa uygun şekilde örgütlendiğini de eklememiz gerekmektedir. Büyük yapı şirketleri yerellerdeki fırsatlardan faydalanmayı ve kendilerine çeşitli imtiyazlar sağlamayı bilmekte ve aynı zamanda taşeronlaşma sayesinde emeğin kötü şartlarda örgütlenişinin<a href="/Documents%20and%20Settings/Deno/Belgelerim/Downloads/Par%C3%A7a%20ve%20B%C3%BCt%C3%BCn%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%20%C4%B0%C3%A7erisinde%20%C5%9Eehir2.doc#_ftn4">[4]</a> hukuki boyutlarından kendilerini sıyırabilmektedirler. Taşeronlaşma sayesinde üretimi parçalamak ve de işçi kesimlerini çok daha ucuza, sosyal güvencesiz ve sendikasız şekilde çalıştırabilmek mümkün hale gelmektedir.</p>
<p>Kapitalizmin son döneminin artifaktlarının neler olabileceğine dair süpekülatif bir düşünce sürecine girdiğimizde, artık artifakt teorisinin özgünlük ve tekillik ilkelerini bu küresel bağlam içerisinde tartışmamız gerektiğini söyleyebiliriz. Yapı ve emlak sektörünün uluslararası kapitalizmin genel eğilimleri ekseninde şekillenmesinin sonuçlarını gözönünde bulundurduğumuzda artifaktların yerel tekilliklerinin ötesinde kopyalanma eğilimleri üzerinden güç kazandığı bir durumla karşı karşıyayız.</p>
<p>Günümüz kapitalizminin artifaktı artık kendisini tekillikten öte, kopyalanma eğilimi üzerinden oluşturmakta ve tanımlamaktadır. Mimari yapının farklı varyasyonlarının üretilmesi, üretilebilir olması ona esas gücünü vermektedir. Bu noktada özgünlük yerine varyasyon oluşturabilme potansiyeli önemli bir ölçüt haline gelmiştir. Dolayısıyla farklı alanlarda, az biraz farkla uygulanabilir olan mimari projeler, günümüzde burjuvazi ve dolayısıyla emlak ve yapı sektörü tarafından dayatılan artifaktlar haline gelmişlerdir.</p>
<p>Bu projeler bir yandan aynı tornanın bütün özelliklerini taşımaktayken, diğer yandan da özgünlük vurgusu yapmakta ve kişiye özel olma söylemi üzerinden pazarlanmaktadırlar. Bu hususta gösterilebilecek en güzel örneklerden birisi Dubai&#8217;de inşa edilen yapay dünya adalarıdır. Bu adalar kıyıya yakın şekilde oluşturulmuş ve tepeden bakılınca dünya şekli verilmiş yapay toprak parçalarıdır. Adalardan herbiri üzerinde lüks bir villa barındırmaktadır. Bu lüks villalar oldukça pahalı olduklarından dolayı ancak zengin işadamları, para babaları, Arap şeyhleri, Hollywood yıldızları gibi kişiler tarafından satın alınabilmektedirler. Bu işin iyi para getirdiğini anlayan yapı şirketi dünya adaları projesinin yanında yine benzer bir şekilde adalardan oluşan bir Palmiye sitesi projesi geliştirmiştir. Günden güne daha fazla ada sitesi projesi geliştirilmekte ve uygulamaya koyulmaktadır. Görüldüğü gibi özgünlüğü nedeniyle emlak sektörü içerisinde tutmuş ve kar elde etmiş bir proje hızlı bir şekilde yeniden ve yeniden üretilmekte, karı arttırabilmek için kendini yinelemektedir.</p>
<p>Benzer bir durum estetik tarzın kopyasında da kendisini dışa vurmaktadır. Kremlin sarayının birebir kopyası World of Wonders oteller serisinin bir parçası olarak Antalya&#8217;da inşa edilmiş ve de pek çok zengin turist tarafından ilgi görmüştür. World of Wonders otel projeleri başlı başına bir imitasyon projesi olarak değerlendirilebilir. Öyle ki bu oteller tarihsel ve toplumsal öneme sahip yapıları, genellikle de sarayları farklı bir coğrafyada birebir taklit etmek suretiyle yeniden üretmektedirler. Öyle ki mimari yapının üzerinde bulunduğu alanla ve kendi tarihselliğiyle, Aldo Rossi&#8217;nin kullanmaktan keyif aldığı bir kavramla açıklamak istersek, locus&#8217;la ilişkisi kopartılmakta, locus&#8217;uyla birlikte simgeselleşmiş bulunan artifakt bir imge haline dönüştürülmektedir. Artık Antalya&#8217;daki Kremlin sarayından estetik bir haz almak için onun gerçek locus&#8217;u ve tarihsel bağlamı hakkında bilgi sahibi olmak gerekmektedir. Bu bağlam ise turistik bir şekilde yaratılmaktadır. Bir “turistik simulasyon” olarak tanımlayabileceğimiz bu kopya yapı, tarihsel bağlamı tur ekseninde oluşturulduktan sonra ucuza kalınabilecek<a href="/Documents%20and%20Settings/Deno/Belgelerim/Downloads/Par%C3%A7a%20ve%20B%C3%BCt%C3%BCn%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%20%C4%B0%C3%A7erisinde%20%C5%9Eehir2.doc#_ftn5">[5]</a> sanal bir artifakta dönüşmektedir. Bu haliyle yapıların her birisi olmasa da, bu yapı konseptinin kendisi “özgün” bir şey haline gelmektedir. Öyle ki, postmodern dönemde anıt-artifaktın kopyası bir artifakt halini almaktadır. Kopya gerçeğine referans vermekte, gerçekliği sanal olarak yeniden üretmekte ve bunu yaparken de kendisini işlev açısından orjinalden ayırmaktadır. World of Wonders otelleri gibi projeler locus&#8217;uyla bir bütün oluşturan “klasik” artifaktları estetik olarak kopyalamak suretiyle artifaktsal bir mimari konsept üretmektedirler. Bu durum locus’un da parçalanması ve yeniden üretilmesi anlamına gelmektedir. Kremlin Sarayı’nın Antalya’daki kopyası yeni bir locus üretmekte; bu yeni locus gücünü Kremlin Sarayı’nın Antalya’da olmasının imkansızlığından almaktadır.</p>
<p>Artifaktların taklit edilmesi olgusu sadece modern öncesi dönemin anıt-artifaktlarının kopyalanması çerçevesinde değerlendirilmemelidir. Zaman zaman estetik kopyalama işlemi de yakın dönemin artifaktları olarak nitelendirilebilecek yapıları veya mimari çözümleri hedef almaktadır. New York’ta bulunan bir gökdelenin benzerine İstanbul&#8217;da da rastlamak mümkün hale gelmiştir. Bu haliyle, gökdelenlerin sırf bu kopyalama eylemi sayesinde küresel bir “gökdelen tözü”nün parçaları olduğu söylenebilir.</p>
<p>Dolayısıyla geçmişin sınırlar, bölgeler, kültürlerle ayrılmış dünyasının kendi locus&#8217;u içinde anlamlı tekil artifaktlarının yerine, yeryüzünün herhangi bir bölgesinde karşılaşabileceğimiz, küresel postmodern artifaktlarla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Öyle ki artık locus yerelden öte bir bağlamda, küresel bağlam içerisinde kendisini anlamlandırmakta ve açılımlamaktadır. Kapitalist sermaye birikiminin geldiği aşama daha önce kapitalistleşmiş ülkelerin kültürel, ekonomik ve siyasi hegemonyasıyla sonuçlanmıştır. Küreselleşme diye tabir edilmekte olan, bizlerin ise siyasal arenada emperyalizm, ekonomik arenada ise kapitalist sermaye birkiminin yayılması olarak nitelemeyi konuya baktığımız yer itibariyle daha anlamlı bulduğumuz olgu çerçevesinde, locus&#8217;uyla birebir bağlantılı tekil artifaktlar yerine, göçebe bir mimari savaş makinasından<a href="/Documents%20and%20Settings/Deno/Belgelerim/Downloads/Par%C3%A7a%20ve%20B%C3%BCt%C3%BCn%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%20%C4%B0%C3%A7erisinde%20%C5%9Eehir2.doc#_ftn6">[6]</a>, bir virüs gibi hızlı bir şekilde üreyen ve her tarafı kaplayan bir artifakt bulutsusundan bahsedebiliriz. Öyle ki artifaktın esas niteliği binanın kendisi taş, tuğla, kiremit, demir vs. gibi yapı partikülleri tarafından bezenmeden, kendi kendisini kanıyla, etiyle, buduyla var etmeden önce tasarım aşamasında dışavurmaktadır. Artifakt kendisini yerel locus&#8217;tan ayrıştırmış, çeşitli varyasyonlar ve kopyalar üzerinden değer kazanan bir tasarıma dönüşmüştür. Bu haliyle geleceğe yönelik artifaktları düşünürken locus olarak tanımlanan bağlamı küresel bir çerçevede, tam da bütün dünyanın neredeyse her bölgesinde neoliberal ekonomi politikalarının uygulandığı küresel coğrafya üzerinden düşünmemiz gerekmektedir. Neoliberal ekonomi politikalarını ısrarla uygulamaya devam eden uluslarötesi burjuvazi, nasıl ki gittiği her alanda burjuva demokrasisi gibi söylemlerle bütün farklılıkları bir zarın sınırları içerisine hapsedip, kültürel hegemonyası çerçevesinde içe kapatmaktaysa, benzer bir şekilde yerel locus&#8217;ların özgünlüklerini silikleştirip, küresel bir locus&#8217;un içerisinde tanımlamaktadır. Bu noktada özgünlüklere ve yerelliklere ancak varyasyona katkıları çerçevesinde fırsat tanınmaktadır. Yapı ve emlak sektörünün küresel ekonomiyle göbekten bağı düşünüldüğünde bu durum gerek mimari paritküllerin, gerekse de planların ve de dolayısıyla mimari yapıların da ileri düzeyde benzeşmesine ve neyin orijinal neyin kopya olduğunun silikleşmesine yol açmaktadır. Bu çerçevede Aldo Rossi&#8217;nin artifakt teorisi çerçevesinde ısrarla üzerinde durduğu tekillik öğesi ortadan kalkmakta, mimari planın kendisi varyasyonlar üzerinden tekilliğini ortaya çıkarmaktadır.</p>
<p>Bu durumun şehirlere yansıması da aynılaşma ve birbirine benzeme şeklinde olmaktadır. Sanayileşme sürecine geç girmiş olan ülkelerin küreselleşme çağında ön plana çıkan ve hızla büyüyen şehirleri, ileri kapitalist ülkelerin estetik ilkeleri güdümünde şekillenmekte ve bu şehirlerde oluşturulan artifaktlar da özgünlük nosyonundan uzaklaşmaktadırlar. Geç kapitalistleşen ülkelerin burjuvazileri kendi şehirlerini ve dolayısıyla kendilerini betimleyen artifaktları, emperyalist olarak adlandırabileceğimiz ülkelerin egemen sınıflarının tercihleri doğrultusunda ve bu ülkelerin burjuvazileriyle ekonomik olarak entegrasyonları ve iş ilişkileri çerçevesinde düşünmekte ve üretmektedirler. Hal böyleyken gerek ülke, gerek şehir içindeki sınıfsal farklılıkların yoğun olarak yaşandığı bölgelerde şehircilik anlayışı bütün toplumun gözetildiği bir biçimde değil de, burjuvazinin piyasa çıkarlarını ön plana alarak şekillendirilmektedir. Pek çok geç kapitalistleşmiş ülkede uygulanmaya başlanan kentsel dönüşüm projelerinin ana ekseni, neoliberalizmin yüzyıl başı Avrupa kentlerine benzetmiş olduğu şehirlerin, toplumun bütünü için daha yaşanabilir yerler haline getirilmesi amacıyla değil de; ulusal burjuvazilerin, ulusötesi burjuvaziler ile işbirlikleri eksenine oturtulmuştur.</p>
<p>İstanbul&#8217;da yaşanan kentsel dönüşüm de benzer bir şekilde kentin yaşayageldiği sorunlara çalışan sınıflar lehine bir çözüm bulmak için değil, değerli alanların kamunun elinden çekilip alınması; ulusal ve ulusötesi burjuvaziye peşkeş çekilmesi amacıyla uygulanmaktadır. Yoğun nüfuslu yoksul bölgelere çözüm bulma retoriğiyle gerçekleştirilen pek çok proje, yoksul halkın şehrin gözükmeyen bir yerlerine sürülmesi ve boşaltılan alanların da kapitalizmin rant ve talan alanlarına dönüştürülmesiyle sonuçlanmaktadır. Bu tip kentsel dönüşüm programlarının “süprüntü”yü halı altına atmak dışında bir vizyonu bulunmadığını söylemek mümkündür.</p>
<p>Deniz Yürür</p>
<p>mdyurur@gmail.com</p>
<hr size="1" /><a href="/Documents%20and%20Settings/Deno/Belgelerim/Downloads/Par%C3%A7a%20ve%20B%C3%BCt%C3%BCn%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%20%C4%B0%C3%A7erisinde%20%C5%9Eehir2.doc#_ftnref1">[1]</a> Komünist Manifesto, Karl Marx, Friedrich Engels, Sol Yayınları</p>
<p><a href="/Documents%20and%20Settings/Deno/Belgelerim/Downloads/Par%C3%A7a%20ve%20B%C3%BCt%C3%BCn%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%20%C4%B0%C3%A7erisinde%20%C5%9Eehir2.doc#_ftnref2">[2]</a> Tasarımın “a priorik” özelliği kendisini kesinlikle formda ve forma bağlı işlevde ortaya koymamaktadır. Gökdelen tasarımının yayılımın sebebi, aslında burjuvazinin küresel bir sınıf olarak kendisini tanımlayabilme becerisine dayanmaktadır.</p>
<p><a href="/Documents%20and%20Settings/Deno/Belgelerim/Downloads/Par%C3%A7a%20ve%20B%C3%BCt%C3%BCn%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%20%C4%B0%C3%A7erisinde%20%C5%9Eehir2.doc#_ftnref3"></a></p>
<p><a href="/Documents%20and%20Settings/Deno/Belgelerim/Downloads/Par%C3%A7a%20ve%20B%C3%BCt%C3%BCn%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%20%C4%B0%C3%A7erisinde%20%C5%9Eehir2.doc#_ftnref4">[4]</a> Tabi burada emeğin sosyalist değil, kapitalist anlamda örgütlenişinden bahsediyoruz.</p>
<p><a href="/Documents%20and%20Settings/Deno/Belgelerim/Downloads/Par%C3%A7a%20ve%20B%C3%BCt%C3%BCn%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%20%C4%B0%C3%A7erisinde%20%C5%9Eehir2.doc#_ftnref5">[5]</a> Bu otellerde kalmanın bedeli için “ucuz” ibaresini kullandığımızdan dolayı kimse varlıklı kişiler olduğumuz yanılsamasına kapılmasın lütfen. Burada gerçek Kremlin sarayı, ya da gerçek Topkapı sarayında kalınamayacağını gözeterek, “ucuz” tanımlamasını kulanıyoruz. Öteki türlü bu yapay saraylarda kalmanın bedelini az görmek emeğini ucuza satmak durumunda olan geniş çalışan kesimlere haksızlık olurdu hiç kuşkusuz&#8230;</p>
<p><a href="/Documents%20and%20Settings/Deno/Belgelerim/Downloads/Par%C3%A7a%20ve%20B%C3%BCt%C3%BCn%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%20%C4%B0%C3%A7erisinde%20%C5%9Eehir2.doc#_ftnref6">[6]</a> Evet, Deleuze- Guattari ikilisinin savaş makinasından bahsediyoruz.</p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/kisakes.wordpress.com/139/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/kisakes.wordpress.com/139/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/kisakes.wordpress.com/139/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/kisakes.wordpress.com/139/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/kisakes.wordpress.com/139/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/kisakes.wordpress.com/139/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/kisakes.wordpress.com/139/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/kisakes.wordpress.com/139/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/kisakes.wordpress.com/139/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/kisakes.wordpress.com/139/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/kisakes.wordpress.com/139/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/kisakes.wordpress.com/139/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/kisakes.wordpress.com/139/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/kisakes.wordpress.com/139/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=139&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kisakes.wordpress.com/2010/02/08/parca-ve-butun-iliskisi-icerisinde-sehir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/c5fa8bdc644ac58a2ffd9f87b01a5bb0?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">Deniz Yürür</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://kisakes.files.wordpress.com/2010/02/modern.jpg?w=227" medium="image">
			<media:title type="html">modern</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Billy Pilgrim&#8217;in Geridönüş Düşleri</title>
		<link>http://kisakes.wordpress.com/2009/10/23/billy-pilgrimin-geridonus-dusleri/</link>
		<comments>http://kisakes.wordpress.com/2009/10/23/billy-pilgrimin-geridonus-dusleri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Oct 2009 13:36:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Yürür</dc:creator>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[2. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Dost Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Dresden]]></category>
		<category><![CDATA[Kurt Vonnegut]]></category>
		<category><![CDATA[Mezbaha No.5]]></category>
		<category><![CDATA[Slaughterhouse- Five]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kisakes.org/?p=113</guid>
		<description><![CDATA[Billy Pilgrim mor ve fildişi rengindeki ayaklarıyla yavaş adımlar atarak aşağı kata indi. Mutfağa girdiğinde, ayışığı masa-nın üstündeki yarım şişe şampanyaya çekti dikkatini. Çadırdaki davetten tüm artakalan buydu. Birileri şişenin tıpasını yeniden takmıştı. &#8220;İç beni&#8221; diyordu sanki. Billy başparmaklarını kullanarak şişeyi açtığında patlama sesi çıkmadı. Şampanya ölmüştü. Hadi geçmiş olsun. Gaz sobasının üstündeki saate baktı. [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=113&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="_mcePaste" style="position:absolute;left:-10000px;top:0;width:1px;height:1px;">Billy Pilgrim mor ve fildişi rengindeki ayaklarıyla yavaş adımlar atarak aşağı kata indi. Mutfağa girdiğinde, ayışığı masa-nın üstündeki yarım şişe şampanyaya çekti dikkatini. Çadırdaki davetten tüm artakalan buydu. Birileri şişenin tıpasını yeniden takmıştı. &#8220;İç beni&#8221; diyordu sanki.</div>
<div id="_mcePaste" style="position:absolute;left:-10000px;top:0;width:1px;height:1px;">Billy başparmaklarını kullanarak şişeyi açtığında patlama sesi çıkmadı. Şampanya ölmüştü. Hadi geçmiş olsun.</div>
<div id="_mcePaste" style="position:absolute;left:-10000px;top:0;width:1px;height:1px;">Gaz sobasının üstündeki saate baktı. Uçandaire gelinceye kadar öldürmesi gereken bir saatlik vakit vardı önünde. Şişeyi yemek zili gibi sallayarak oturma odasına geçti ve televizyonu açtı. Zamandan hafifçe koptu, televizyonda geç vakit gösteri¬len filmi önce sondan başa, sonra da baştan sona doğru seyretti. İkinci Dünya Savaşı&#8217;ndaki Amerikan bombardıman uçakları ve onların cesur pilotları hakkındaydı film. Billy&#8217;nin sondan başa doğru izlediği hikâye şöyleydi:</div>
<div id="_mcePaste" style="position:absolute;left:-10000px;top:0;width:1px;height:1px;">Yaralı ve cesetlerle dolu delik deşik Amerikan uçakları, İn-giltere&#8217;deki bir havaalanından geri geri havalandılar. Fransa</div>
<div id="_mcePaste" style="position:absolute;left:-10000px;top:0;width:1px;height:1px;">üzerindeyken birkaç Alman avcı uçağı onlara doğru geri geri uçarak, kimisinin gövdesinden kimisinin de mürettebatından mermi ve fişek parçalan soğurdular. Yere çakılmış Amerikan bombardıman uçaklarına da aynı şeyi yaptılar ve sonra onlar da geri geri havalanıp filoya katıldılar.</div>
<div id="_mcePaste" style="position:absolute;left:-10000px;top:0;width:1px;height:1px;">Filo, alevler içindeki bir Alman şehrinin üzerinden geri geri uçtu. Uçaklar bomba yuvalarının kapaklarını açtılar ve alevleri küçültüp silindir şeklindeki çelik konteynerlere doldu¬ran, ardından da bunları ta uçakların karnına kadar çeken mu¬cizevi bir manyetizma sergilediler. Çelik konteynerler düzenli bir şekilde yuvalarına diziliverdiler. Aşağıdaki Almanların da mucizevi makineleri vardı: uzun çelik tüpler. Uçaklardan ve mürettebatlarından mermi ve fişek parçaları soğurmak için kullanıyorlardı bunları. Yine de Amerikalıların halen birkaç yaralısı vardı ve bombardıman uçaklarının bir kısmı da oldukça kötü durumdaydı. Fakat Fransa üzerinde Alman avcı uçakları yeniden belirerek, herkesi ve her şeyi gıcır gıcır, yepyeni yapı-verdiler.</div>
<div id="_mcePaste" style="position:absolute;left:-10000px;top:0;width:1px;height:1px;">Bombardıman uçakları üsse geri döndüklerinde çelik silin-dirler yuvalarından çıkarılıp Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne geri gönderildi. Orada gece gündüz demeden çalışan fabrika¬larda parçalan sökülüp, tehlikeli içerikleri minerallerine ayrıldı. Tüm bu işleri kadınların yapıyor olması çok dokunaklıydı. Mineraller daha sonra ücra bölgelerde görev yapan uzmanlara gönderildi. Bir daha hiç kimseye zarar vermemeleri için mine-ralleri toprağın altına gömüp zekice gizlemekti bu uzmanla¬rın görevi.</div>
<div id="_mcePaste" style="position:absolute;left:-10000px;top:0;width:1px;height:1px;">Amerikalı havacılar üniformalarını iade ettiler ve liseli ço-cuklar olup çıkıverdiler. Hitler&#8217;in de bir bebeğe dönüşüverdiğini varsaydı Billy Pilgrim. Filmde böyle bir şey yoktu gerçi. Billy kendi kendine tahminler üretmekteydi. Herkesin birer bebeğe dönüştüğünü ve istisnasız tüm beşeriyetin, Âdem ile</div>
<div id="_mcePaste" style="position:absolute;left:-10000px;top:0;width:1px;height:1px;">Havva adında iki mükemmel insan üretmek için biyolojik bir işbirliğine girdiğini tasavvur etti.</div>
<p><img class="size-medium wp-image-119 alignnone" title="ucak" src="http://kisakes.files.wordpress.com/2009/10/ucak1.jpg?w=240&#038;h=182" alt="ucak" width="240" height="182" /></p>
<p>&#8220;Billy Pilgrim mor ve fildişi rengindeki ayaklarıyla yavaş adımlar atarak aşağı kata indi. Mutfağa girdiğinde, ayışığı masanın üstündeki yarım şişe şampanyaya çekti dikkatini. Çadırdaki davetten tüm artakalan buydu. Birileri şişenin tıpasını yeniden takmıştı. &#8220;İç beni&#8221; diyordu sanki.</p>
<p><span id="more-113"></span></p>
<p>Billy başparmaklarını kullanarak şişeyi açtığında patlama sesi çıkmadı. Şampanya ölmüştü. Hadi geçmiş olsun.</p>
<p>Gaz sobasının üstündeki saate baktı. Uçandaire gelinceye kadar öldürmesi gereken bir saatlik vakit vardı önünde. Şişeyi yemek zili gibi sallayarak oturma odasına geçti ve televizyonu açtı. Zamandan hafifçe koptu, televizyonda geç vakit gösterilen filmi önce sondan başa, sonra da baştan sona doğru seyretti. İkinci Dünya Savaşı&#8217;ndaki Amerikan bombardıman uçakları ve onların cesur pilotları hakkındaydı film. Billy&#8217;nin sondan başa doğru izlediği hikâye şöyleydi:</p>
<p>Yaralı ve cesetlerle dolu delik deşik Amerikan uçakları, İngiltere&#8217;deki bir havaalanından geri geri havalandılar. Fransa üzerindeyken birkaç Alman avcı uçağı onlara doğru geri geri uçarak, kimisinin gövdesinden kimisinin de mürettebatından mermi ve fişek parçalan soğurdular. Yere çakılmış Amerikan bombardıman uçaklarına da aynı şeyi yaptılar ve sonra onlar da geri geri havalanıp filoya katıldılar.</p>
<p>Filo, alevler içindeki bir Alman şehrinin üzerinden geri geri uçtu. Uçaklar bomba yuvalarının kapaklarını açtılar ve alevleri küçültüp silindir şeklindeki çelik konteynerlere dolduran, ardından da bunları ta uçakların karnına kadar çeken mucizevi bir manyetizma sergilediler. Çelik konteynerler düzenli bir şekilde yuvalarına diziliverdiler. Aşağıdaki Almanların da mucizevi makineleri vardı: uzun çelik tüpler. Uçaklardan ve mürettebatlarından mermi ve fişek parçaları soğurmak için kullanıyorlardı bunları. Yine de Amerikalıların halen birkaç yaralısı vardı ve bombardıman uçaklarının bir kısmı da oldukça kötü durumdaydı. Fakat Fransa üzerinde Alman avcı uçakları yeniden belirerek, herkesi ve her şeyi gıcır gıcır, yepyeni yapıverdiler.</p>
<p>Bombardıman uçakları üsse geri döndüklerinde çelik silindirler yuvalarından çıkarılıp Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne geri gönderildi. Orada gece gündüz demeden çalışan fabrikalarda parçaları sökülüp, tehlikeli içerikleri minerallerine ayrıldı. Tüm bu işleri kadınların yapıyor olması çok dokunaklıydı. Mineraller daha sonra ücra bölgelerde görev yapan uzmanlara gönderildi. Bir daha hiç kimseye zarar vermemeleri için mineralleri toprağın altına gömüp zekice gizlemekti bu uzmanların görevi.</p>
<p>Amerikalı havacılar üniformalarını iade ettiler ve liseli çocuklar olup çıkıverdiler. Hitler&#8217;in de bir bebeğe dönüşüverdiğini varsaydı Billy Pilgrim. Filmde böyle bir şey yoktu gerçi. Billy kendi kendine tahminler üretmekteydi. Herkesin birer bebeğe dönüştüğünü ve istisnasız tüm beşeriyetin, Âdem ile Havva adında iki mükemmel insan üretmek için biyolojik bir işbirliğine girdiğini tasavvur etti.&#8221;</p>
<p>Mezbaha No.5 Kurt Vonnegut S.70-71 Dost Yayınları</p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/kisakes.wordpress.com/113/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/kisakes.wordpress.com/113/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/kisakes.wordpress.com/113/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/kisakes.wordpress.com/113/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/kisakes.wordpress.com/113/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/kisakes.wordpress.com/113/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/kisakes.wordpress.com/113/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/kisakes.wordpress.com/113/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/kisakes.wordpress.com/113/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/kisakes.wordpress.com/113/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/kisakes.wordpress.com/113/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/kisakes.wordpress.com/113/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/kisakes.wordpress.com/113/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/kisakes.wordpress.com/113/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=113&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kisakes.wordpress.com/2009/10/23/billy-pilgrimin-geridonus-dusleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/c5fa8bdc644ac58a2ffd9f87b01a5bb0?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">Deniz Yürür</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://kisakes.files.wordpress.com/2009/10/ucak1.jpg?w=300" medium="image">
			<media:title type="html">ucak</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Artifakt Teorisi</title>
		<link>http://kisakes.wordpress.com/2009/09/20/artifakt-teorisi/</link>
		<comments>http://kisakes.wordpress.com/2009/09/20/artifakt-teorisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 Sep 2009 19:50:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Yürür</dc:creator>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[aldo rossi]]></category>
		<category><![CDATA[anıt]]></category>
		<category><![CDATA[artifact]]></category>
		<category><![CDATA[artifakt]]></category>
		<category><![CDATA[mimarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Şehir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kisakes.wordpress.com/?p=103</guid>
		<description><![CDATA[Bir şehri sağlıklı bir şekilde inceleyebilmek için hem kentin diğer kentlerle ortak noktalarına (ve dolayısıyla onun oluşumuna etki eden genel tarihsel koşullara) bakmak, hem de bahsi geçen şehrin tekilliğini göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Bir şehri diğerinden sadece yapısal özelliklerini gözeterek ayırmak oldukça zor bir iştir. Ne de olsa benzer tarihsel süreçlerden geçen pek çok kent [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=103&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="size-medium wp-image-108 alignnone" title="building" src="http://kisakes.files.wordpress.com/2009/08/building.jpg?w=270&#038;h=179" alt="building" width="270" height="179" /></p>
<p>Bir şehri sağlıklı bir şekilde inceleyebilmek için hem kentin diğer kentlerle ortak noktalarına (ve dolayısıyla onun oluşumuna etki eden genel tarihsel koşullara) bakmak, hem de bahsi geçen şehrin tekilliğini göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Bir şehri diğerinden sadece yapısal özelliklerini gözeterek ayırmak oldukça zor bir iştir. Ne de olsa benzer tarihsel süreçlerden geçen pek çok kent benzer yapısal özellikleri taşımak durumundadır. Bu benzer özellikler sayesinde şehirleri antik çağ kenti, ortaçağ kenti, modern kent vs. şeklinde sınıflandırmak mümkün hale gelmektedir.<br />
<span id="more-103"></span></p>
<p>Kentin ticari, sınai, kültürel ve demografik yapısının tahlili her ne kadar onu tanımlamak konusunda önemli veriler sunsa da, sadece bu tarz verilerle yetinerek kentin tekilliğine inmek mümkün olmamaktadır. Tek bir şehre odaklanmayı planlayan bir çalışmanın inceleme konusu olarak ele aldığı kentin tekilliğini ortaya koyması için, şehri benzer diğer modern şehirlerden ayıran noktaları belirtmesi gerekir. Bunun için de tekilliği tanımlamaya yönelik bir teorik çerçeveye ihtiyaç duymaktayız. Bu teorik çerçeveyi ise Aldo Rossi&#8217;nin artifakt teorisi içerisinde bulabilmemizin mümkün olduğunu düşünüyoruz. Artifakt yaklaşımı sayesinde bir şehri benzerlerinden ayıran noktaların neler olduğu konusuna odaklanmamız mümkün hale geliyor, fakat bunun için ilk önce artifaktın ne olduğunu açılımlayalım.</p>
<p>Bir kentin tekilliğini ortaya koymak için her şeyden önce şehrin mimarisine odaklanmak gerekmektedir. Öyle ki şehrin mimarisi gerek kopyalama edimi, gerekse de orijinallik çerçevesinde olsun, kentin geçirdiği tarihsel süreci açık bir şekilde yansıtabilmektedir. Bir kentin içsel algısı, üzerine geçirdiği mimari üslupların bir sentezinde kendisini açığa çıkarır; çünkü mimari üslubun kendisi ancak ve ancak beğeni çerçevesinde süreklilik kazanabilir. Beğeninin ise mimariyi tüketen sınıfların genel estetik zevkleri ve dolayısıyla yaşantıları çerçevesinde şekillendiği göz önünde bulundurulursa, üslubun ister istemez o bölgenin “mimari beğeni piyasası”nın genel eğilimleri çerçevesinde yaşayabileceği, yani dolayısıyla yerleşebileceği; o bölgede bir mimari üslup haline gelebileceği düşünülebilir.</p>
<p>Mimari üslubun peşine düştüğümüzde dikkat etmemiz gereken en önemli nokta şehrin mimarisini tek bir mimari anlayış çerçevesinde değerlendirmemektir. Öyle ki farklı sınıfların farklı türden mimari anlayışlara ilgi gösterdiğini göz ardı etmemek, yaşamı algılayışlarına göre farklı türden mimari çözümlere eğildiklerini atlamamak gerekmektedir. Bir şehrin egemen sınıflarıyla, çalışan sınıflarının yaşam koşullarındaki fark bu sınıfların mimari eğilimlerine de yansımakta ve aynı gerçekliğin farklı türden algılanışı mimari seçimlerde de kendini dışa vurmaktadır. Yine de şehre içkin bulunan farklı türden mimari anlayışların her birini ele almak çok daha kapsamlı bir çalışmayı gerektirmektedir. Böyle bir çalışma ampirik veri sunma konusunda ne kadar avantajlı olursa olsun, veri toplama sürecinin yoğunluğu ve meşakkatliliği esas vurgu yapılmak istenen noktanın sulanmasına, üzerinde durulmak istenen ve açıkçası politik olan önermenin göz ardı edilmesine yol açabilmektedir. Böyle bir yanlışa düşmemek için esas olarak sınıf mücadelesinin farklı dönemlerindeki mimari-tarihsel çeşitliliğe odaklanmak yerine, yaşanmışlığın mimari doku üzerindeki mevcut izlerine odaklanmayı ve en nihayetinde şimdiki duruma, tarihin -tabii ki önermeyi yaptığımız bu an için- durduğu durum üzerine eğilmeyi tercih etmekteyiz.</p>
<p>Bu çerçeveden bakarak artifakt kuramının artifaktı toplumsal emeğin somut bir dışavurumu olarak tanımlayan bakış açısından yararlanmak aslında bize istediğimiz vurguyu, istediğimiz sertlikte yapabilmemiz için iyi bir fırsat sunmaktadır. Artifakt bir yandan egemenin kurgusunu tanımlamakta, diğer yandan da barındırdığı yoğun toplumsal emekle, toplumsal işbölümünün gelişmişliğine ve de emekçi sınıfların egemen sınıflar tarafından ne şekilde yönlendirildiğine dair önemli veriler sunmaktadır. Artifaktlar bu halleriyle mimari üslubu tanımlamak için ele alınabilecek temel referans noktaları oldukları kadar aynı zamanda da toplumun temel antagonizmalarının taşıyıcılarıdırlar da&#8230;</p>
<p>Toplumsal emeğin artifaktın bedeninde somutlaşması durumu artifaktı her şeyden önce toplumsal bir ürün haline getirmektedir. Bu büyük toplumsal ürün; bir yandan sınıflı toplumdaki mevcut egemen sınıfın projesini betimlemekte, diğer yandan da emekçi kesimlerin bu projeye ikna edilmesi hakkında bilgi vermektedir. Öyle ki artifaktın toplumsal işbölümü çerçevesinde oluşturulabilmesi için emeğin yönlendirilmesinde iki ana yol bulunmaktadır.</p>
<p>Bu yollardan birincisi egemen sınıfın birebir askeri gücünü kullanarak zor yoluyla artifaktı gerçekleştirmesidir. Günümüzden baktığımızda bu tip artifaktların artık anıtsal özelliklere sahip artifaktlar olduğunu söyleyebiliriz. Köle emeği ve angarya üzerine kurulu olan bu artifaktlardan sürekliliklerini sağlayabilmiş olanlar; antik çağdan, ortaçağdan vs. günümüze kadar gelebilmiş ve bugün itibariyle tarihi eser statüsünü elde edebilmiş olan artifaktlardır. Tarihi eser statüsü, toplumun farklı sınıfları arasından süregitmiş bulunan sınıf mücadelesini gölgelemekte ve artifaktı bir dokunulmazlık zırhı ile kaplamaktadır. “Tarihi eser”leri kadim zamanlardan kalma halkların hep birlikte canla başla yaptıkları, hep beraber üretmek “istediklerinden” dolayı ürettikleri artifaktlar olarak değerlendirirsek mevzunun arka planındaki baskı sürecini gözden kaçırmış oluruz.</p>
<p>Bu bakış anıtta içkin bir şekilde bulunan köle emeğinin ve egemen sınıfın kaba kuvvet yoluyla şekillendirdiği emek birikiminin göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Halbuki kafamızı geriye doğru çevirip bu antik artifaktların herhangi birisine baktığımızda; Mısır’ın piramitlerinden tutun, Roma’nın Coleissium’una, İstanbul’un Ayasofya’sından, Çin’deki Çin Seddi’ne kadar, bütün artifaktların özünde yükseliş ve büyüme yerine kan, gözyaşı, küfür, nefret ve diş gıcırtısı<a href="/%C4%B0stanbulKitap/Par%C3%A7al%C4%B1/Artifakt%20Teorisi.doc#_ftn1">[1]</a> bulmamız işten bile değildir. Gelecekten bakıldığında mutlak bir toplumsal mutabakat ve geçişliliği vurgulayan bu anıtlar aslında o günün egemen sınıfının sınıfsal vizyonunu taşımaktadır. Bu vizyonun diğer sınıflara zorla dayatılması artifakt üretiminin en eski ve en ilkel halidir.</p>
<p>Artifakt üretiminin toplumsal işbölümü içerisinde gerçekleştirilmesinin ikinci yolu ise artifaktın gerekliliğinin topluma egemen sınıflar tarafından kabul ettirilmesi, artifaktın rıza yoluyla bir toplumsal gerçeklik halini almasıdır. Bu durum ezilen sınıflar aleyhinde toplumsal, ekonomik ve kültürel bir hegemonyayı temel alır. Vizyonun egemen sınıflar tarafından belirlenmesi, dolayısıyla belli bir sınıfa ait çıkarların, esas olarak toplumun çıkarları gibi gösterilmesi çeşitli ideolojik ve ekonomik aygıtlar aracılığıyla gerçekleştirilir. Egemen sınıfın diğer sınıflar üzerinde kurduğu hegemonya sayesinde toplumsal emek kentsel mimaride artifakt formuna dönüşür. Bu durumda artık ikna süreci salt kaba kuvvetle değil, rıza mekanizmasıyla da işlemektedir. Rıza mekanizması dipte yatan kaba kuvveti perdelemesi nedeniyle çok daha çetin bir toplumsal mücadele pratiğini zorunlu kılmaktadır. Öyle ki artık anatagonizmanın bir parçası olması gereken sınıflar, kendi rızaları ile egemen sınıfın dümen suyuna girmiş durumdadırlar.</p>
<p>Kapitalist sistemde emeğin iş piyasasının sınırları içerisinde “özgür” olarak kodlandığı gözönünde bulundurulduğunda, günümüzde artifakt üretiminin bir rıza sistemi çerçevesinde şekillendirildiği söylenebilir. Tabi emek gücünün ancak ve ancak emek pazarı içerisinde alınıp satılan ve buna göre de fiyatının emek piyasasının durumuna göre belirlenen bir meta olması sebebiyle “özgür” olduğunu unutmamak gerekmektedir. Modern zamanda üretilen artifaktlarda içkin bulunan emek, emek piyasası içerisinde likit durumda olan “özgür” emeğin yapısal özelliklerini birebir taşımaktadır. Nasıl ki artifaktı oluşturan emek, emek piyasası içerisinde bir metaysa, artifaktın kendisi de mimarlık, mühendislik, yapı ve en nihayetinde emlak sektörü içerisinde bir meta olarak yerini almaktadır. Artık dokunulmaz durumda olan, daha doğrusu eser statüsünde bulunan artifaktlar ise emlak sektöründe yerlerini alamasalar da<a href="/%C4%B0stanbulKitap/Par%C3%A7al%C4%B1/Artifakt%20Teorisi.doc#_ftn2">[2]</a> turistik bir simge olarak gezilip görülmeleri için girişleri fiyatlandırılmaktadır.</p>
<p>Kapitalizmin egemen sınıfı olan burjuvazi yaşamın her alanını ticarileştirdiği gibi, kentin artifaktlarını da -ister tarihi eser olsunlar, ister o statüye ulaşmamış olsunlar- ticarileştirmiş ve bir meta olarak “herşey” pazarına dahil etmiştir. Dolayısıyla kentin artifaktlarının kapitalizmin temelini oluşturan meta ağının pençesinden kurtulamadığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Günümüz şehirlerinin mimarisi de günümüz kapitalizminin temel özelliklerini içinde barındırmaktadır. Kentin mimarisi burjuvazi-işçi sınıfı antagonizmasının tarihsel derinliği içerisinde şekillenmiş, egemen ve egemen olmayan sınıflar arasındaki mücadele bütün şehrin mimari dokusuna, özellikle de kentin artifaktlarına yansımıştır. Burada tabii ki -özellikle de artifaktlardan bahsederken- mimariye ezilen sınıfların etkisinin, egemen sınıflarınkiyle eşit olduğu gibi bir varsayımda bulunmayacağız. Artifaktların belirli bir tarihsel dönemle ilgili ana referans noktaları oldukları gözönünde bulundurulduğunda, onların büyük ölçüde egemen sınıfın estetik, ticari, politik ve dolayısıyla ideolojik kaygılarını taşıdığı savlanabilir. Ezilen sınıfın dokunuşu daha çok yapının gölgesinde, taşlar arasındaki harçta ve yapı öğeleri arasındaki içsel gerilimde; ancak ve ancak yaldızı kazıdığımızda ortaya çıkmakta, görünür olmaktadır. Bu dokunuşu görünür kılmak için egemen sınıfların hegemonik alanının içine hızlıca dalmak ve Abyyss&#8217;in içine çok bakmadan oradan çıkmayı bilmek gerekmektedir.</p>
<p>Aldo Rossi&#8217;de mimari, hem “o an”a içkin çeşitliliğiyle yani “verili” eklektizmiyle bir görünen, bir fenomen olarak; hem de tarihsel bir inşa süreci olarak, tarihsel bir doku olarak ortaya çıkar. Mimarinin bu iki boyutluluğu bir yandan yapısal çözümlemeye, diğer yandan da tarihsel okumaya imkan vermektedir. Şehir kendi kendine büyürken bir bilinç ortaya çıkarır. Hiç kuşkusuz ortaya çıkan bu bilinç kentte bulunmuş olan bütün insanların ortak bilincidir. Bu ortak bilinci tabii ki organik bir bütün olarak değil, karşılıklı çatışmalar ve uzlaşmalar toplamı olarak dinamik bir çerçevede ele almak gerekmektedir. Şehrin ortaya çıkardığı bu bilinç bir hafıza oluşturur. Şehir deneyimlerini çeşitlendirir, sorunlarına farklı çözümler arar ve bu süreç içerisinde kendi tekilliğini oluşturur. Bu noktada herhangi bir şehrin içinde bulunulan ekonomik sistemden, toplum modelinden bağımsız bir kültür örgütleyebileceğini savunmak mümkün olmasa da yine de her şehrin bir tekilliği olduğunu söyleyebiliriz. Şehrin yapısal özelliklerinin yanında tekil tarihselliği de önemli bir etkendir ki genellikle tarihsellik yapısal öğelerin farklılaşması için gerekli olan zemini hazırlamaktadır. Yaşanmışlığın şiddeti yapının bütün duvarlarına yansır ve onu sürekli olarak özkurallamaya iter. Her ne kadar özkurallamanın daha geniş bir sistemle uyumlu olması zorunlu olsa da, aynı yaşanmışlığın üst sistem olan o daha geniş sistemle de ilişkiye geçmesi girift bir yapı-tarih uyumluluğu/çelişkisi modeli oluşturur.</p>
<p>İstanbul&#8217;un eski dünya kentlerinden birisi olarak yaşadığı değişimlerin, pek çok dünya kentiyle benzer olduğunu söyleyebiliriz. Hatta modern bir kent olarak İstanbul kapitalist üretim biçiminin gerektirdiği şekilde kentsel yapısını oluşturmuştur. Şehrin genel örgütlenme modeli tarihsel süreç içerisinde burjuvazinin ve devletin gereksindiği ölçüde değiştirilmiş, dönüştürülmüştür. Bu yapısal özelliklerin diğer kapitalist kentlerle karşılaştırılması ve belirli bir model ortaya çıkartılması mümkündür. Fakat bu noktada kabul etmek zorundayız ki ortaya çıkaracağımız bu model kesinlikle pek çok ayrıntıyı gözden kaçırmamıza sebep olacak kadar kaba saba, şehrin yaşantısına dair sadece ana hatlarıyla fikir veren bir model olacaktır. Şehirde gerçekten ne yaşandığı ve de ne yaşanmış olduğu insanların kalplerinde ve beyinlerinde, yapıların yüzeyinde ve sokağın dokusunda saklıdır. Şehre yönelik daha fazla bilgi edinmek için genel yapısal modellemelerin dışında, araştırma nesnesinin tekilliğini kabul etmek ve bu tekilliği anlamaya yönelik bir çaba geliştirmek gerekmektedir. Bu haliyle evrensel, modern bir şehir çözümlemesinin reddinden değil de, bu aracın gerçekliği algılamak için tek yol olarak belirlenmesine yönelik bir karşı çıkıştan bahsedebiliriz. Şehri tam anlamıyla kavramak için onu mekansal bir yapı olarak ele alıp, üretici-işlevsel sistemini incelemek gerekmektedir. Sağlıklı bir çözümleme için araştırma nesnemizi bütün topoğrafyası ve tarihsel tekilliğiyle kavramalı ve aynı zamanda onun kapitalizmle olan bağlarını ortaya koyarak, bu kendinde şey&#8217;i kendi bakış açımız doğrultusunda tanımlamalıyız.</p>
<p>Bu noktada yapısal öğenin tarihsellikle temasa geçtiği yerlerin altını çizmek oldukça önemli hale gelmektedir. Öyle ki tarihsel olarak şehirde kalıcı hale gelen öğeler kentin yapısal etkenleri haline de gelmekte, kentin mimari tekilliğini oluşturan en önemli noktalar halini almaktadırlar. Aldo Rossi sabit öğelerin zaman zaman bir patolojiye bile kaynaklık edebileceğini savlar ve bu kalıcı öğeleri dilbilimdeki sabit yapılara benzetir. Bu benzetme özellikle artifaktların egemen sınıflarla ilişkisi gözönünde bulundurulduğunda ciddiye alınabilir. Artifaktlar büyük ölçüde çalışan sınıflar üzerinde baskı kuran egemen sınıfların mimari anlayışının tarihini yansıtırlar.</p>
<p>Aldo Rossi mimari artifaktların tekillik ve süreklilik özelliklerine dikkat çeker. Tekillik, mimari tipin doruk noktası olarak adlandırılabilir. Artifaktın bedeni, kendisinden esinlenen mimari stilin doruk noktasıdır. Bu haliyle tekillik kategorisi artifaktı tarihsel süreklilik içerisinde bir akımın, mimari bir yaklaşımın, dolayısıyla bir ideolojinin ve tasarımın hem oluşum aşamasını, hem de geleceğini imleyen bir dayanak noktası haline getirir. Tekil eser kopyanın orijinalidir, fakat diyalektik bir bakış açısından tekilliğini yine de kopyaya borçlu durumdadır. Bu anlamıyla nasıl ki tekil kopyayı niteliyorsa, kopya da tekil olanı işaretlemektedir. Aldo Rossi&#8217;nin anlam dünyası içerisinde tekillikle süreklilik birbirine bağlanmaktadır. Öyle ki mimari ancak ve ancak belli bir tarihsellik içerisinde tekillik payesini alabilmekte, tabiri caizse rüştünü ispatlayabilmektedir.</p>
<p>Aldo Rossi bu noktada “İncelemekte olduğumuz mimari yapı yeni yapılmış olsaydı aynı değeri taşımayacaktı; mimari kendi içinde yargılanabilir olacaktı o zaman, üslubunu ve biçimini tartışabilecektik, ama bir kentsel artifakta karakterini veren kendi tarihinin zenginliğini henüz sunmayacaktı bize.” demektedir. Sağlıklı bir mimari çözümleme için zaman faktörünün önemsenmesi gerektiğini ve belki de bu faktörün -Aldo Rossi&#8217;nin özellikle artifakt ile eser arasındaki farklılıklara çok da değinmeyen bir tavrı olduğunu da gözettiğimizde- olmazsa olmaz bir öğe olduğunu savlayan bu görüşün; aslında şehirlerin mevcut durumuna dair yapmak istediğimiz tespitlerin karşısında yer aldığını söylememiz gerekiyor, çünkü mesela günümüz İstanbul&#8217;una dair sınıfsal bir panorama sunmayı amaçladığımız noktada tarihi kentten öte, kentin dinamik noktalarındaki gerilimlere dikkat çekmek bugünü anlamak açısından bizim için çok daha önem taşımaktadır. O halde Aldo Rossi&#8217;nin artifakt kavramsallaştırmasında başat bir rol biçilen tarih faktörünü modifiye etmemiz bir zorunluluk halini almaktadır.</p>
<p>Biz tarih faktörüne özel önem atfederek eser ile artifaktı aynılaştıran bu yaklaşımı kullanmaktansa artifakt kavramsallaştırmasını bugüne ve geleceğe yönelik kullanmayı savunmaktayız. Bu yolu tercih etmemizin sebebi Rossi&#8217;nin de eleştirdiği üzre salt ekonomik- siyasi sistem üzerinden kent okuması yapmak yerine inceleme nesnemiz olan şehri de kendi tekilliği içerisinde tanımlamak olarak düşünülebilir. Şehrin güncel artifaktlarını belirlemek ve geleceğe projeksiyon yaparak bu artifaktların hangi koşullarda ne şekilde değişeceklerini ve anlamlandırılacaklarını kestirmeye çalışmak tam da Aldo Rossi’nin katılacağı türden tekil bir okuma olacaktır.</p>
<p>&#8220;Her bir artifaktla birlikte belirli bir bilgi türü, alışık olduğumuzdan farklı, daha eksiksiz bir bilginin şekillendiği&#8221; ve &#8220;bu bilgi ağında neyin en kadar gerçek olduğunu araştırmanın bize kaldığı&#8221; düşünülürse, günümüzün artifaktlarının egemen sınıfla, yani burjuvaziyle ilişkisi ve bu ilişkinin toplumun geri kalan kesimlerine ne şekilde yansıdığı odak noktalarımızdan biri haline gelecektir. Burjuvazi modern kentin egemen sınıfı olarak bilgiyi de kendi sınıfsal ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmekte ve bu şekilleniş çerçevesinde yaşam alanlarını kendine göre yapılandırmaktadır. Dolayısıyla Rossi&#8217;nin bahsettiği şekliyle &#8220;ame de la cite&#8221; yani “şehrin ruhu” büyük ölçüde modern zaman itibariyle burjuvazi tarafından imzalanmıştır.</p>
<p>Egemen sınıflar kendi iradelerini toplumsallaştırıp, kendi anıtlarını toplumsal bir hegemonya çerçevesinde bir artifakt haline getirmek konusunda oldukça başarılıdırlar. Pek çok büyük kent bu tip artifaktlarla doludur. Bunun için bir yandan Mısır piramitleri gibi eski eserlere bakabilir, diğer yandan da Empire State Building gibi daha güncel artifaktları örnek olarak gösterebiliriz.</p>
<p>Artifaktlar oluşturulmuş toplumsal iradenin betimleyicileri olma vasıfları sebebiyle genellikle aynı zamanda sanat eserleri gibi algılanırlar. Mimariyle ilişkileri çerçevesinde sanat akımlarıyla ilişkilidirler ve tıpkı sanat eserleri gibi Zeitgeist&#8217;ı yansıtır ve üretirler. Artifaktın sanat eseriyle olan yakınlığı ona bir yandan toplumsal iradenin billurlaştığı psikolojik imlemeler, diğer yandan da tanımlanmayan bir &#8220;büyü&#8221; katar. Bizce bu büyünün anlamlandırılması için artifaktın arkasında yatan sınıfsallığın çözümlenmesi zorunludur.</p>
<p>Bu anlamıyla Maurice Halbwachs&#8217;ın getirdiği &#8220;hayal gücü ve kolektif hafızanın kentsel artifaktların tipik özellikleri olduğu&#8221; yönündeki önermenin &#8220;hayal gücü&#8221; kısmını sorgulamak gerekmektedir. Buradaki hayal gücü esas olarak egemen sınıfın çerçevesini çizdiği ve diğer toplumsal katmanlara kabul ettirdiği bir hayal gücüdür ve dolayısıyla mimar ve şehir planlamacısı da ister istemez bu hegemonyanın kanatları altına girmekte ve ondan etkilenmektedir. Ancak hayal gücünün açılımlanmasıyla kollektif hafızanın yeniden kodlanması, egemen sınıfların aleyhine ve ezilen toplumsal sınıfların lehine yeniden tanımlanması; daha sert ve doğru bir ifadeyle yeniden hatırlanması mümkün hale gelecektir. Görüldüğü üzre tarihi bir çizgisellik olarak değerlendirdiğimizde artifaktın mimarlık tarihine göre neredeyse ampirik ve hatta pozitivist bir çözümlenmesinden başka bir yere ulaşmamız mümkün gözükmemektedir. Bu tip bir okumanın ise bizi yeniden başladığımız yere, Leibniz&#8217;ci bir tarzda “olması gerekenlerin en iyisi” olan bugüne getirmesi kaçınılmazdır. Tarihin özellikle Anglo-Saxon bir okumayla iradeden bağımsız bir neden-sonuç ilişkileri dizisi olarak oluşturulması, Marksist anlamda toplumsal sınıf mücadelesini yani praxis&#8217;i kapı dışarı etmekte ve basit bir geri-ileri çizgisi içerisine hapsedip, bulunduğumuz zamana demirlemesine yol açmaktadır. Oysa ki tarih, farklı toplumsal katmanların aynı anlama nesnesine yönelik pek çok farklı açıdan okunmasına imkan verdiğinden dolayı katmanlıdır ve bu toplumsal katmanların farklı niyetleri, çıkarları ve ütopyaları çerçevesinde sürekli olarak yeniden yazılmaktadır. Tarihin sürekli olarak yeniden yazılmasının sebebi ise, irade çerçevesinde geleceğin nasıl şekillendirileceğinin belli olmamasıdır. Praxis faktörü; toplumsal katmanların her birine, geleceği şekillendirme ve tarihi baştan tanımlama yönünde bir fırsat vermektedir. Dolayısıyla praxis sayesinde tarih geçmiş ile şimdi arasında bir bağ olmaktan öte; geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bir köprü olma işlevi kazanır.</p>
<p>Çalışan sınıfların &#8220;an&#8221; itibariyle içinde bulundukları umutsuz durumun en önemli sebebi toplumsal arenada ve dolayısıyla tarih üzerinde burjuvazinin kurmuş olduğu bu amansız hegemonyadır. Girişlerin ve çıkış ihtimallerinin net bir şekilde tanımlandığı böyle bir dünyada gerçekleşen tarihsel kesinlik uzun süre sürdürülemeyecek bir tepe noktası olarak tanımlanabilir. İşte bu tepe noktasının bir sonraki düşüş evresine geçmenin yegane yolu tanımlanmaz olanı, ruhsal olanı, tariflenemeyeni tarifleme yeteneğini ve cesaretini göstermekten geçmektedir.</p>
<p>Burada bilimselliğin, tanımlı neden-sonuç ilişkileri içerisinde &#8220;pozitivist&#8221; anlamıyla tarihin arkasına sığınmaya çalışanların en büyük çelişkisi bilimselliği de bilginin bir alanı olarak bir savaş, dolayısıyla bir praxis alanı olarak algılamaktan uzak durmalarıdır. Öyle ki bilimselliğin kendisi de bir üretim alanı olarak toplumsal topografyanın bütün pürüzlerini üzerinde taşımakta ve kendini sınıfsal çıkarlar ve kültürel hegemonya üzerinde kurmaktadır. Bilimsel bilgi bu anlamıyla bir yandan kültürel hegemonyanın öznesiyken, diğer yandan da nesnesi olmaktadır. Buradaki özne-nesne ilişkisinin gözardı edilmesi; bilim denilen &#8220;şey&#8221;i de kendinden menkul, sadece kendine sorumlu, sarsılmaz gerçeklerin amansız taşıyıcısı haline getirmekte ve mitleştirmektedir. Mit ile artifaktın tanımlanamayan ama olduğu hissedilen, anlaşılmaz bağı, sadece mitin kendisinin oluşumu üzerine akıl yürütmekle bile kendini açığa vurmaktadır.</p>
<p>Mitin, mitik bir pozisyon yaratmasının yegane koşulu içinde üretildiği toplumsal bağlamla olan işlevsel zeminin koparılmasından geçmektedir. Öyle ki mitin öğeleri kadim toplumların toplumsal düzenleri, hukuku ve yaşamsal işleyişleri için olağan yolçizgileri, hayatı anlamlandırma ve kavrama araçlarıdır. Bu öğeler ancak toplumsal düzen açısından işlevselliklerini yitirdikleri, dolayısıyla artık &#8220;olağan&#8221; yolçizgileri olmanın, hayatı anlamlandırmanın araçları olmanın dışına çıktıkları, &#8220;tanımlanmayan, anlamlandırılmayan gerçeklikler&#8221; oldukları noktalarda &#8220;mit&#8221; pozisyonunu alırlar. Fakat ne kadar işlevlerini yitirirlerse yitirsinler sırf aşılmayı, tarihi yeniden oluşturmayı, dolayısıyla reddedilmelerini sağlayan zemini belirlemiş olmalarından ötürü kültürde içkinleşmiş durumdadırlar. Mitin tarihi, bu haliyle onu mit olarak tanımlayan daha güncel kavrama aracının (kapitalizm açısından bu konudaki en gözde araç hiç kuşkusuz bilimsel bilgi olmaktadır) tarihiyle ilişki halindedir. Öyle ki güncel kavrama aracının kendisi de bir sonraki (bunu zamansallık çerçevesinde değil, praxis çerçevesinde söylüyoruz) güncel kavrama aracının bakış açısından potansiyel bir &#8220;mit&#8221;e dönüşmektedir. Bu haliyle geçmiş ve gelecek mitlerin herbirisi belirli bir zaman dilimi içerisinde gerçeklik denilen kendinde şey üzerinde anlamlandırma fonksiyonu yürütmüş olan araçlar ve tarih de bu araçların sürekli olarak yeniden üretilen ve her seferinde sil baştan yazılan zemini olarak tanımlanmalıdır. Kendinde şeyi tanımlamaya yönelen toplumsal sınıfların bilişsel araçlarının yıkım dolu savaşının bir kalıntısı, üzerinden sürekli geçilen bir zemin olarak tarih, yığılmacı olmaktan öte tortusal, pozitif olmaktan öte negatiftir.</p>
<p>Artifaktın mitselleştirilmesi, onun tanımlanamaz bir &#8220;Zeitgeist&#8221;a bağlanması, içindeki hayalgücünün çözümlenmemesi/çözümlenememesi sorunu, ancak bilimin potansiyel mitsel niteliğini tanımlamayan bir yaklaşım açısından önemlidir. Tanımlamanın praxis çerçevesinde bir zorunluluk olarak kendini dayattığı noktalarda, &#8220;olası gerçekliklerin en iyisi&#8221; olan bu gerçekliğin çözümlenmesi ve daha farklı bir gerçeklik için eyleyenlerin mevcut bilimselliğin araçlarını eğip, bükmek, dolayısıyla potansiyeli kinetiğe dönüştürmek konusunda korkacakları hiçbir şey kalmamış demektir. Bıçağın kemiğe dayandığı noktada “potansiyel mit”in bedeni de eleştiri oklarının hedefi haline gelecektir.</p>
<p>Bir artfiaktı Zeitgeist&#8217;a bağlamak, onu nereden türediği belirsiz bir hayalgücüne, bir ruha, bir imgeye indirgeyerek dokunulmaz olanın, &#8220;eser&#8221;in alanında bırakmak, artifaktın arkasındaki emek sömürüsünü ve tiranlığı gözardı etmek ve dolayısıyla onu gizlemek, kabullenmek anlamına gelecektir. Bu ise praxis&#8217;e sırtını dayayan insanlar olarak bizlerin ödemeyeceği, ödemeyi reddedeceği türden bir bedeldir. Bu çerçevede gerek sanat yapıtı olarak, gerek sözümona toplumsal bir miras olarak, gerekse de kültürel bir hazine, &#8220;tanımlanamayan duran cisim&#8221; olarak artifaktı çözümlememek, ona saldırmamak sınıfsal mücadelesine inandığımız toplumsal sınıf olan işçi sınıfına yüz çevirmekle, sırf burjuvazinin yeniden tanımlayıp, sınırlarını çizdiği “bilimsellik” aşkına ihanet etmekle eşdeğer olacaktır.</p>
<p>Hal böyleyken ne şanlı emek sömürücüsü Roma&#8217;nın şanlı Collessium&#8217;unun ürettiği gladyatör kültürüne, ne onun günümüzdeki uzantısı olarak sayabileceğimiz endüstriyel futbolun kaleleri olan devasa futbol stadyumlarına; ne de erkek egemen kültürün eskiden beridir bir güç göstergesi olarak algılayageldiği fallik objeler olarak anlı şanlı obelikselere ve günümüz burjuvazisinin çok sevdiği, semalara yükseltmekten keyif duyduğu penisvari iktidar nesneleri olarak gökdelenlere bakıp içlerinde egemen sınıflar açısından barındırdıkları hayalgücüne ve “ruh”a hayranlık duymamıza imkan bulunmamaktadır. Öyle ki bu yapılar ancak ve ancak işlevleri baştan aşağı yeniden tanımlandığı, tıpkı bir mit gibi üzerinden aşıldıkları, dolayısıyla diyetlerini ödedikleri zaman keyif verici &#8220;hatıra&#8221;lar olarak anlam kazanacaklardır. Bütün bu tanımlamalar içerisinde bilimsellik etik olmaktan çok pratik bir değer taşımaktadır, çünkü etik araç-amaç diyalektiğini kaybetmiş bir araçta değil, o anki duruma kendisini içkinleştiren ideolojide kendisini üretmektedir.</p>
<p>Bu çerçevede her ne kadar anıtsallık perdesi arkasına saklanır olurlarsa olsunlar, artifaktlar geçmişe ve bugüne yönelik yürütülmesi gereken sınıfsal çözümlemenin nesneleri olarak kavranmalı ve mitsel niteliklerinden ayrıştırılmış bir şekilde değerlendirilmelidirler. Sınıfsal bakış açısından, kentin tekilliğine yönelik yapılan bir okumayı özgünlüğe ulaştırmak ve kente yönelik genel-geçer ve kategorik bir sınıfsal söylemin kıskacından kurtarmak için kentsel artifaktların şehrin sınıfsal tarihi çerçevesinde cesurca değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>
<hr size="1" /><a href="/%C4%B0stanbulKitap/Par%C3%A7al%C4%B1/Artifakt%20Teorisi.doc#_ftnref1">[1]</a> İncil’den&#8230; İsa’nın her daim olası en kötü durumu betimlemek için sözünün bir kenarına eklemeyi unutmadığı bir tamlama. Salt acıyı değil, acıyla birlikte süregiden bir rahatsızlığı ve çaresizliği de iyi bir şekilde betimliyor.</p>
<p><a href="/%C4%B0stanbulKitap/Par%C3%A7al%C4%B1/Artifakt%20Teorisi.doc#_ftnref2">[2]</a> Aslında son yıllardaki gelişmeleri göz önünde bulundurduğumuzda tarihi eserlerin de emlak sektörü içerisinde yer bulabildiklerini görebiliriz. Kapitalizm dokunulmazlık payesini yapıştırdığı tarihi eserleri de teker teker satışa çıkarmakta, pazarlamaktadır. Buna örnek olarak diskoya, gazinoya, çay bahçesine, hediyelik eşya dükkanına, restauranta çevrilen kasrları, kuleleri, yalıları, sarnıçları gösterebiliriz. Ayrıca tarihi eserler civarlarındaki kentsel arazi fiyatlarına da olumlu yönde etki etmektedirler.</p>
<p>Deniz Yürür</p>
<p>mdyurur@gmail.com</p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/kisakes.wordpress.com/103/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/kisakes.wordpress.com/103/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/kisakes.wordpress.com/103/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/kisakes.wordpress.com/103/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/kisakes.wordpress.com/103/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/kisakes.wordpress.com/103/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/kisakes.wordpress.com/103/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/kisakes.wordpress.com/103/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/kisakes.wordpress.com/103/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/kisakes.wordpress.com/103/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/kisakes.wordpress.com/103/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/kisakes.wordpress.com/103/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/kisakes.wordpress.com/103/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/kisakes.wordpress.com/103/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=103&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kisakes.wordpress.com/2009/09/20/artifakt-teorisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/c5fa8bdc644ac58a2ffd9f87b01a5bb0?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">Deniz Yürür</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://kisakes.files.wordpress.com/2009/08/building.jpg?w=300" medium="image">
			<media:title type="html">building</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Kendinde Şey ve İdeoloji</title>
		<link>http://kisakes.wordpress.com/2009/08/13/kendinde-sey-ve-ideoloji/</link>
		<comments>http://kisakes.wordpress.com/2009/08/13/kendinde-sey-ve-ideoloji/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 Aug 2009 19:35:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Yürür</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[ding an sich]]></category>
		<category><![CDATA[ideoloji]]></category>
		<category><![CDATA[kendinde şey]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kisakes.wordpress.com/?p=91</guid>
		<description><![CDATA[Gerçeklik; gerek modern gerekse de modern öncesi dönemde her daim kafa karıştıran, içinde gizem barındıran bir konu olmayı başarmıştır. Bu gizeme dair felsefi bir “çözüm” geliştirme anlayışı, sürekli olarak birbiriyle tamamen zıtlaşan fikirler ve de bu zıt kutuplar arasında tampon bölge işlevi gören geçişli fikirlerle dolu ontolojik bir felsefi alan yaratmıştır. Bu felsefi alanı kapsayan [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=91&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://gallery.photo.net/photo/5085828-lg.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-97" title="ideoloji" src="http://kisakes.files.wordpress.com/2009/08/ideoloji1.jpg?w=238&#038;h=179" alt="ideoloji" width="238" height="179" /></a><br />
Gerçeklik; gerek modern gerekse de modern öncesi dönemde her daim kafa karıştıran, içinde gizem barındıran bir konu olmayı başarmıştır. Bu gizeme dair felsefi bir “çözüm” geliştirme anlayışı, sürekli olarak birbiriyle tamamen zıtlaşan fikirler ve de bu zıt kutuplar arasında tampon bölge işlevi gören geçişli fikirlerle dolu ontolojik bir felsefi alan yaratmıştır. Bu felsefi alanı kapsayan düşüncelerin en önemli sorunu aslında sonlu ve tek seçenekli bir ontolojik açıklama getirmeye çalışmalarıdır.<br />
<span id="more-91"></span></p>
<p>Oysa “gerçekliğin ne olduğuna dair tartışma”nın kendisi gerçeklik kurgusunu üreten bir araç olarak işlev görmektedir. Gerçekliğin kendisinin ne olduğunun kavgası ve bu kavganın sonsuz devingenliği ve karmaşıklığı gerçekliğe dair net bir çözümlemeyi zaten gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda ideolojinin kendisi “gerçeklik” diye tanımlanan “şey”i üretir. “Şey”in kendi benliği ideolojiye, ideolojinin kendisi de ”şey”e etki eder. Bu anlamda gerçeklik ideoloji tarafından yakalanmaya çalışıldıkça ondan kaçarak ideolojiyi yeniden oluşturur. Gerçekliğin “kaçma”sının sebebi ise tek bir ideoloji yerine sürekli olarak aynı gerçekliği tanımlamaya çalışan ve bu yüzden de çatışan pek çok ideolojinin bulunmasıdır.</p>
<p>Bu çerçevede gerçekliği konu olarak ele alan bir çalışmanın bütünlüğünün önündeki en büyük engel, araştırma nesnesinin hem ideolojik, hem de tarihsel ve sınıfsal parçalanmışlığı gibi gözüküyor. Araştırma nesnesinin bu parçalı halinin, gerçekliği “kendinde şey<a href="http://kisakes.wordpress.com/wp-admin/#_ftn1"><em><strong>[1]</strong></em></a>”lerin etrafında dolanıp duran ve o “şey”i kendi bakış açısı ve çıkarlarının şekillendirdiği bir gerçeklik olarak tanımlayan, daha net bir ifadeyle kendi için “gerçekleştiren”; bunu yaparken de başka “tasarım”larla çıkar çatışması içerisine giren, bu çatışma içerisinde diğer tasarımlar tarafından da belirlenen ve dolayısıyla betimlediği kadar da betimlenen bir araç olarak ideolojinin parçalı bütünselliğiyle uyum içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla mevcut parçalılığın, parçalı bir tarihsel sürecin parçalı okumasının bir ürünü olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, araştırma nesnemiz ile araştırma araçlarımız arasındaki yapısal uyum iyice göze batıyor. Zaten “kendinde şey” ile “kendinde şey”i belli bir bakış açısıyla tanımlayan bir araç olarak <strong>ideoloji</strong> arasındaki ilişkiyi tanımladıktan sonra “<span style="text-decoration:underline;">nesnellik</span>”, “<span style="text-decoration:underline;">objektiflik</span>”, “<span style="text-decoration:underline;">tarafsızlık</span>” gibi kavramsallaştırmalardan vazgeçmek durumundayız.</p>
<p>Bu noktada “nesnellik”, “objektiflik”, “tarafsızlık” kavram familyasının aslında ideolojik hegemonya sağlamış olan fikrin kendisini <span style="text-decoration:underline;">normalleştirme</span>, <span style="text-decoration:underline;">sıradanlaştırma</span>, <span style="text-decoration:underline;">olağanlaştırma</span> araçları içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmak durumundayız. Kendisinin nesnel ve objektif olduğunu savlayan -”<span style="text-decoration:underline;">bilimsel</span>” veya değil- bir söylemin karşısına kırbacınızı alıp çıktığınızda ince nesnellik kaplamasının ardında kanla bezeli bir ideoloji bulmanız işten bile değildir. Bir ideolojinin kendisini normalleştirdiği noktada farklı düşünce evrenlerinin ve bakış açılarının “ideolojik” bakış açıları olarak damgalanması ve dolayısıyla “<span style="text-decoration:underline;">ana akım</span>”ın aktığı yere göre marjinal olarak nitelendirilmeye başlanması kaçınılmazdır.</p>
<p><strong>İdeoloji</strong>, betimleyerek ürettiği “kendinde şey”i kendisi için de bir “normal”liğe dönüştürdüğü noktada Descartes&#8217;in <span style="text-decoration:underline;">cogito</span>&#8216;sunu gerçekleştirmiş ve sadece kendisine referans veren bir gerçeklik yaratmış olur. İdeolojinin cogito&#8217;sunu ürettiği bu durumda öznenin, <span style="text-decoration:underline;">bütünsellik sürecinin tarihselliği</span>ni göz ardı etmesi eşyanın tabiatı gereğidir. Öyle ki ancak öznenin bu körlüğü sayesinde, yani ideolojinin üretim, yayılım ve bütünselliğini gerçekleştirim sürecinin görülmemesi, göz ardı edilmesi sayesinde ideoloji kendini içe kapamayı becerir. “Kendinde şey”i kendi çıkarları gereğince, kendi sınıf bakış açısından tanımlayan özne; ideolojik aracını bütün toplum nezdinde amaçsallaştırdığı, kendi sınıfsal çıkarlarını, bütün diğer sınıflara “toplumsal çıkarlar” olarak kabul ettirmeyi başardığı noktada kendi tarihselliğini bitirmiş ve kendisini <span style="text-decoration:underline;">tarihüstü</span> bir pozisyonda konumlandırmış demektir. Bu tarihüstü pozisyon<a href="http://kisakes.wordpress.com/wp-admin/#_ftn2">[2]</a> ideolojik hegemonyanın sağlanmış olduğu bir durumda ortaya çıkar ve gerek egemen sınıf, gerekse de diğer sınıflar için mevcut durumu normalleştirir. Bu tepe noktasında başka bir dünyanın olabileceği, gerçekleştirilebileceği düşüncesi oldukça uzak ve hatta imkansız bir fikre dönüşür. İmkansızlığın işlevsizlikle birlikte kodlandığı noktada salık verilen şey, egemen “nesnellik”in gereklerini yerine getirmektir. <span style="text-decoration:underline;">İmkansızlık kodlaması</span> sayesinde büyük çoğunluğun şikayet ettiği, fakat yine de başka türlü bir hayat kurmak için çaba sarf etmediği sistemler yaratmak mümkün hale gelmektedir.</p>
<p> “Kendinde şey”in egemen sınıf tarafınca “<span style="text-decoration:underline;">nesne</span>”leştirildiği ve kodlanma sürecinin buharlaştırıldığı böyle bir düzlemde, gerçekliği yeniden tanımlama arayışı içerisine girmek, <strong>başka türlü bir dünya</strong>nın yaratılabileceğini savlayanlar için büyük önem taşımaktadır. Öyle ki bu uğraşın başarıya ulaşması için, mevcut normalin kendi zehrini akıttığı bütün kılcal damarlarda “kendinde şey”in yeniden tanımlanması ve bunun için de gerçekliğin başlı başına bir savaş alanı haline getirilmesi gerekmektedir. “<span style="text-decoration:underline;">Gerçeklik</span>” diye sunulan kapalı kutu aslında “kendinde şey” yorumlarından sadece biri olarak düşünülmeli ve son kertede bir zorunluluk değil, bir tercih olarak değerlendirilmelidir. Bunu yapmak içinse egemen ideolojinin kendini gerçek kıldığı noktalara, özellikle de cogito&#8217;sunu üretip içe katlandığı düzleme saldırmak bir zorunluluk halini almaktadır. Dolayısıyla her şeyin o anki tepe noktasında olmadığı, Hegelci anlamıyla tinin kendini daha bütünlememiş olduğu zamana geri dönmek ve içe katlanış anlarının izini sürmek gerekmektedir. Bu iz sürme edimi ister istemez tarihe başvurma zorunluluğunu doğurmaktadır. Öyle ki tarihsel zemin <strong>çatışma</strong>yı görünür kıldığından dolayı “normal”in karşıtı olma potansiyelini her daim içinde barındırır. <span style="text-decoration:underline;">Bütünsellik</span> yanılsamasının oluşturulma sürecini yeniden görünür kılmak, mevcut durumda bütün düşünsel topografyayı kaplayan ideolojiye karşı mücadelenin ilk adımlarından birisidir.</p>
<p>Bu anlamda <strong>tarih</strong>in de “kendinde şey”i <strong>tanımlama araçları</strong>ndan biri olduğu ve sürekli olarak yeniden üretildiği, dolayısıyla geçmişin de ideolojinin sınırları içerisinde şekillendirildiği söylenebilir. Bu haliyle tarihi kesin bir gerçeklik, bir nesnellik durumu olarak almadığımızın altını çizmekte fayda var. İdeolojik topografyanın sınırları içerisinde bir düzlem olarak tarih de tıpkı gerçekliği tanımlamamızı ve anlamlandırmamızı sağlayan diğer <strong>kavramsal araç</strong>lar gibi <strong>söylem</strong>in bir parçası olarak değerlendirilmeli ve <strong>algılanan gerçeklik</strong> üzerine söylenen ve sürekli olarak modifiye edilen bir aygıt olarak düşünülmelidir. Dolayısıyla söylem içerisinde şekillenmek durumunda olan bir söylem olarak tarihin çok da güvenilir bir liman olmadığı savlanabilir. Bu durum egemen ideolojinin cogito&#8217;sunun “kendinde şey”i gerçekten betimlediği ve belirlediği, yani kendinde şey üzerinde tam bir kontrol sağladığı bir durumda geçerlilik sağlayabilir belki; fakat ideolojinin kendinde şey üzerindeki mutlak kontrolünün bir ilüzyondan ibaret olduğunu savladığımız noktada, nasıl ki <strong>alternatif bir kurgu</strong> mümkünse, <strong>alternatif bir tarih</strong>in de mümkün olabileceğini kabul etmek durumundayız. Dolayısıyla <span style="text-decoration:underline;">egemenin tarihi</span>nin izini sürerken hem tarihin sürekli olarak <span style="text-decoration:underline;">yenidenyazım</span>ında ortaya çıkan içsel çelişkileri gözler önüne sermek, dolayısıyla <strong>içkin<a href="http://kisakes.wordpress.com/wp-admin/#_ftn3"><strong>[3]</strong></a> bir eleştiri</strong> yapmak, hem de bu eleştiriyi desteklemek için başka çıkar odaklarının ideolojilerinden beslenmek gerekmektedir. Cogito&#8217;nun bütün toplum üzerinde hegemonya sağlayamadığı, en azından “bunun o zaman da böyle olduğu”nun “şimdilik” -daha doğrusu “o an”lık- kabul ettirilemediği bir dönemin söylemsel açılımıyla yüzleşmek, <strong>savaş</strong>ın diğer taraflarını da görünür kılmakta ve ne kadar güvenilir olduğu tartışılır olsa da; tarihin, sadece söylemsel-zamansal bir izlek olarak algılansa bile, en azından <strong>taraf tutma</strong> veya -daha da net bir ifadeyle- tutabilecek başka bir taraf bulabilme potansiyelini açığa çıkartmaktadır.</p>
<p><span style="text-decoration:underline;">Söylemin ve gerçekliğin parçalı algılanışı</span>nın, ideolojinin kendisini normalleştirdiği, kendi içine kıvrıldığı ve bütünlediği cogito söylemiyle çelişki içerisinde olduğu savlanabilir. Parçalılık söylemiyle, bütünsellik kavramsallaştırmasının imlediği <span style="text-decoration:underline;">totaliter</span>liğin tezat oluşturduğu kabul edilebilir. Günümüz toplumunun ve egemen liberal ideolojinin totaliter olduğunu en azından kavramı doğru kullanmak ve bulandırmamak adına söyleyebilmemiz mümkün değil. İdeolojinin kendine dönerek gerçekliği bütünlediği savını ortaya koyarken aslında ideolojinin içeriğine yönelik değil, yapısına yönelik bir açıklama yapıyoruz. Bu durumda egemen ideoloji hem sadece kendisine referans vererek çıkış noktalarını perdeliyor ve kendisini mutlak gerçeklik haline getiriyor, hem de parçalılık söylemini kendi söyleminin içeriği olarak şekillendiriyor. Dolayısıyla ideolojinin bütünleşik yapısı parçalı içeriğini bir <span style="text-decoration:underline;">zar</span><a href="http://kisakes.wordpress.com/wp-admin/#_ftn4">[4]</a>gibi sarmalıyor.</p>
<p><span style="text-decoration:underline;">Demokrasi söylemi</span> bu noktada ele alınabilir. Demokrasi bir yandan her türlü fikrin kendisini “özgürce” ifade etmesi için uygun bir ortam sağlarken, diğer yandan da bu <strong>özgürlük</strong> ortamının sınırları oldukça net bir şekilde çekiliyor ve tabii ki bu sınırların dışına taşanlara müsamaha gösterilmiyor. Toplumsal parçalılık ve rekabet üzerine kurulmuş mevcut toplumsal sistemin her türlü düşünceyi kendi sınırları içerisine hapsetme eğilimi içerisinde olduğu da gözetildiğinde, aslında farklı söylemlerin sınırı aşıp, sistemin kalbini değiştirmeye yeltenmediği ölçüde nasıl olup da yaşayabildiği anlaşılabilir. Her türlü farklı görüş ve söylemin demokrasi zarınca kaplandığı, zarın içerisinde tek kutsalın zarın kendisi olarak formüle edildiği bu tip bir yapının, ideolojinin bütünleşik yapısı ve parçalı içeriği arasındaki ilişkiyi net bir şekilde nitelediği söylenebilir. Zarın içerdiklerinin parçalılığının zarın niteliğinin bütünsel bir şekilde kavranışını zorlaştırdığı da göz önünde bulundurulduğunda, aslında parçalılık durumunun kendi içine katlanan ideoloji için normalleşme yanılsaması yaratmak açısından bir avantaj olduğu düşünülebilir.</p>
<p>Bu noktada kendi içine katlanan ve “normal”i tanımlayan ideolojinin aslında hangi sınıfın işine yaradığını her alanda afişe etmek önemli bir görev haline gelmektedir. Bu sınıfın özne olarak hareketlerinin görünür kılınması, ideolojinin bütün alanları kapladığı bir zamanda parçalılığı yeniden üretmek anlamına gelecektir. Ancak bu sayede gerçekliği yeniden kendinde şey üzerinde bir mücadele, daha net bir ifadeyle bir savaş alanına döndürmek mümkün hale gelecektir.</p>
<p>Bunun için içe katlanan bir söylem olarak demokrasinin liberal söylem tarafından kullanıldığını açıkça beyan etmek gerekmektedir. Liberal söylemin izini sürdüğümüzde ise kapitalizme ulaşmamız ve oradan da egemen sınıf olarak burjuvaziye geçiş yapmamız kaçınılmazdır.</p>
<p>Burjuvazinin tarih ve gerçeklik üzerindeki hakimiyetini kırmak ister istemez demokrasi söyleminin sınırlarını açığa çıkarmaktan geçmektedir. Demokrasi zarını yırtıp öznenin hareketlerini görünür kıldığımızda kendinde şeyi kendi çıkarlarına göre tanımlamış ve diğer sınıfları da bu görüşe büyük ölçüde angaje etmiş bir burjuvaziyle karşılaşmamız işten bile değildir. Ancak özneyi görünür kılmak suretiyle öznesizlik söyleminden kurtulmamız, yeniden özneleşmemiz ve de tarihi yeniden işler hale getirmemiz mümkün hale gelecektir.</p>
<p>Bu türden bir tercihin kendinde şeyi açıklamak namına çok da faydalı olmadığı söylenebilir. Eğer kendinde şeyi stabil bir ”şey” olarak görebilmemiz mümkün olsaydı bu itiraz haklı olacaktı. Oysa işin sırrı tam da kendinde şeyin yani gerçekliğin, onu tanımlayanların ve üretenlerin tanımladığı ve ürettiğinden farklı bir şey olmamasıdır. Dolayısıyla kendinde şey onu kimin için ve ne şekilde kurduğumuza bağlıdır.</p>
<p>Hal böyleyken karar vermemiz gerekiyor: Burjuvazinin gerçekliğini mi tercih edeceğiz, yoksa kendimizinkini mi oluşturacağız? Bu soruya verdiğimiz cevap gelecekteki saflarımızı belirleyecektir…</p>
<p>Deniz Yürür- 2009</p>
<hr size="1" /><a href="http://kisakes.wordpress.com/wp-admin/#_ftnref1">[1]</a></p>
<p>     Kant&#8217;ın kullandığı anlamda bir “kendinde şey”den bahsediyoruz. (Ding an sich)</p>
<p><a href="http://kisakes.wordpress.com/wp-admin/#_ftnref2">[2]</a>          Bu tarihüstü pozisyonun dünya çapında en son yaşandığı zaman olarak gönül rahatlığıyla 11 Eylül 2001&#8242;de uçakların İkiz Kuleler&#8217;e çarpışından bir salise-maalesef daha küçük bir zaman birimi bilmiyoruz- önceyi örnek verebiliriz. Tarihin “durduğu”nun savlandığı böyle bir dönemde, zamanın birdenbire yeniden işlemeye başladığına hepimiz gözlerimizle şahit olduk. </p>
<p><a href="http://kisakes.wordpress.com/wp-admin/#_ftnref3">[3]</a>          Burada Adorno&#8217;nun Marx&#8217;ın eleştiri anlayışı üzerinden aparttığı bir kavram olarak “içkin eleştiri”den bahsediyoruz.</p>
<p><a href="http://kisakes.wordpress.com/wp-admin/#_ftnref4">[4]</a>          Burada zar yerine, zarf(envelope) kavramı da kullanılabilirdi.</p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/kisakes.wordpress.com/91/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/kisakes.wordpress.com/91/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/kisakes.wordpress.com/91/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/kisakes.wordpress.com/91/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/kisakes.wordpress.com/91/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/kisakes.wordpress.com/91/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/kisakes.wordpress.com/91/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/kisakes.wordpress.com/91/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/kisakes.wordpress.com/91/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/kisakes.wordpress.com/91/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/kisakes.wordpress.com/91/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/kisakes.wordpress.com/91/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/kisakes.wordpress.com/91/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/kisakes.wordpress.com/91/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=91&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kisakes.wordpress.com/2009/08/13/kendinde-sey-ve-ideoloji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/c5fa8bdc644ac58a2ffd9f87b01a5bb0?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">Deniz Yürür</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://kisakes.files.wordpress.com/2009/08/ideoloji1.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">ideoloji</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>‘Obama Muhafazakar Bir Popülisttir’</title>
		<link>http://kisakes.wordpress.com/2008/11/25/%e2%80%98obama-muhafazakar-bir-populisttir%e2%80%99/</link>
		<comments>http://kisakes.wordpress.com/2008/11/25/%e2%80%98obama-muhafazakar-bir-populisttir%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Nov 2008 11:05:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Yürür</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[ABD seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[james petras]]></category>
		<category><![CDATA[obama]]></category>
		<category><![CDATA[röportaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kisakes.wordpress.com/?p=83</guid>
		<description><![CDATA[James Petras&#8217;la Obama&#8217;nın seçimden galip çıkmasıyla ilgili röportajını Mavi Defter sitesinden aynen aktarıyorum. Söyleşi Obama&#8217;yla ilgili fikirlerin yeniden tartılması için önemli pasajlar içeriyor. Kaynak: http://www.mavidefter.org/index.php?option=com_content&#38;view=article&#38;id=479:obama-muhafazakar-bir-populisttir&#38;catid=38:amerika&#38;Itemid=74 Bir Obama rüzgârı esiyor dünyada. “Obama’yla sorunlardan arınmış bir gezegende yaşamaya az kaldı” havasına itiliyoruz hep birlikte. Tabii efendilerin bu illüzyonunu  “yemeyenler” de var. James Petras da bunlardan biri. Şimdi dikkatleri, [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=83&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://kisakes.files.wordpress.com/2008/11/obama.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-88" title="obama" src="http://kisakes.files.wordpress.com/2008/11/obama.jpg?w=67&#038;h=96" alt="obama" width="67" height="96" /></a>James Petras&#8217;la Obama&#8217;nın seçimden galip çıkmasıyla ilgili röportajını Mavi Defter sitesinden aynen aktarıyorum. Söyleşi Obama&#8217;yla ilgili fikirlerin yeniden tartılması için önemli pasajlar içeriyor.<br />
<span id="more-83"></span></p>
<p>Kaynak: <a href="http://www.mavidefter.org/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=479:obama-muhafazakar-bir-populisttir&amp;catid=38:amerika&amp;Itemid=74">http://www.mavidefter.org/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=479:obama-muhafazakar-bir-populisttir&amp;catid=38:amerika&amp;Itemid=74</a></p>
<p>Bir Obama rüzgârı esiyor dünyada. “Obama’yla sorunlardan arınmış bir gezegende yaşamaya az kaldı” havasına itiliyoruz hep birlikte. Tabii efendilerin bu illüzyonunu  “yemeyenler” de var. James Petras da bunlardan biri. Şimdi dikkatleri, Efraín Chury Iribarne’nin James Petras’la 6 Kasım 2008 tarihinde yaptığı röportajı (1) çeviriyoruz.</p>
<p><strong>Chury: </strong>Şu an ABD’de James Petras’la iletişim kurmuş durumdayız. İyi günler. Nasılsın?</p>
<p><strong>Petras:</strong> İyiyim. Neyse ki, şu milyarlara mal olan kampanya bitti.</p>
<p><strong>Chury: </strong>Bütün bu yapılan kampanyayla ilgili, sonuçlarıyla ve ne getireceğiyle ilgili düşüncen nedir?</p>
<p><strong>Petras</strong>: Başkan adayları ve kongre üyeleri için 2 milyar dolar harcadılar. Kuzey Amerika Başkanı olmanın maliyeti 700 milyar dolar, Senato’ya girmek için kongre üyelerinin maliyeti 50 ila 70 milyon dolar, yerel kongrelere girmek içinse 20 ila 25 milyon dolar diyebiliriz, bu en çok göze batan yanı, tabii ekonomik kriz de çok yardımcı oldu. Ayrıca Obama’nın organizasyon başarısı, gösterileri ve insanların karşı karşıya kaldığı krizle ilgili, bir değişim imajı yaratma kapasitesi de etkili oldu. Özel olarak da, yorumlarda dendiği gibi, siyah gençlerin ve üniversite eğitimli orta sınıfın desteğini vurgulamak gerekiyor.</p>
<p>Ancak, asıl olarak şovun arka planını görmek gerekiyor.</p>
<p>Buradaki iletişim araçları, zafer kutlamalarıyla sonuçlanan kampanyaya katılan büyük hareketliliğin ve kalabalığın görüntüsünü çokça yayınladılar. Yapılan ilk açıklamaya göre, Rahm Emanuel isimli, İsrail ordusunda istihbaratta görev yapmış bir Yahudi, Beyaz Saraya ‘Kalem Müdürü’ olarak atanacak. Yani daha ilk adımda görebildiğimiz, Mr. Obama’nın bir sonraki politikası Ortadoğu üzerine olacaktır</p>
<p>Geriye kalan ‘değişim’ bir sabun köpüğünden ibarettir. Asıl diğeri, daha derinde olan, gösteriyor ki, askeri bütçe artacak, Afganistan’daki asker sayısı artırılacak ve Ortadoğu’da oldukça savaşçı bir politika devam edecek.</p>
<p>Askeri projelere 700 milyar dolar ayırdığın zaman, sağlık, eğitim vb. programlara nasıl yatırım yapabilirsin?</p>
<p>Bu kadar çok askeri öncelikli anlaşmalarla, o bahsedilen mali disiplini kurmak imkânsızdır.</p>
<p>Bence, bunların hepsi bir komedi. Ancak burada insanlar, işin içinde olan ekibi ve çelişkili deklarasyonları dikkate almadan, büyük bir beklenti içine giriyorlar.</p>
<p>Burada Obama’ya oy atan, çoğunluğu oluşturan (en azından oyların yüzde 54’ü) insanlar, Obama’nın finans sisteminden dış politikaya kadar önemli değişiklikler yapma noktasında olduğu düşünü görmekteler ve inanıyorum ki, Başkanlık döneminin ilk 6 ayı içerisinde, bu büyünün bozulduğunu göreceğiz. Şu an kutlamalar yapıyorlar, coşkulular ve bunu siyahlar için büyük bir zafer olarak nitelendiriyorlar. Ancak Mr. Obama siyahların durumunu düzeltmek için bir tek öneri bile getirmedi ve hatta ücretlerdeki ve işyerlerindeki vb. ırkçı ayrımcılık probleminden bile hiç bahsetmedi.</p>
<p><strong>Chury:</strong> O zaman, Kuzey Amerikalıların başka bir seçeneği yoktu diyebilir miyiz?</p>
<p><strong>Petras:</strong> Seçeneklerimiz vardı ancak gördüğün gibi diğer adaylardan hiç bahsedilmedi. Ne kampanyaya ne de büyük kitle iletişim araçlarının yayınlarının hiçbirine katılmalarına izin vermediler. Hatta hiçbir yerde, alternatif adaylar için atılan oylar yayınlanmadı. Burada bir tavrın, bir “çift partili” diktatörlüğün hâkim olduğu kesin bir sansürden bahsedebiliriz. Olan şuydu; tüm medya büyük sermayenin temsilcisi olarak Obama’yı favori gösterdiler. Obama’nın seçim masrafı Cumhuriyetçilerinkini ikiye katladı. Wall Street’in büyük sektörleri Obama’yı destekledi. Fox News hariç Siyonist eğilimli medya ve ana basın Obama’ya büyük destek sundu.</p>
<p>Öyle olunca, Wall Street’le, kitle iletişim araçlarıyla, Siyonist nüfuzla birlikte bu şekilde zaten, gücü temsil eden elitin büyük çoğunluğu ona hizmet etmiş oldu. Obama için muhafazakâr bir popülist ya da popülist bir muhafazakâr diyebiliriz. Bütün politika yapış tarzı bir popüliste benziyor, halktan konuşuyor, değişimden bahsediyor, görünüşü sevimli ve halkla ilişkileri iyi.</p>
<p>Ancak biri, perdenin diğer yüzünü, onu finanse eden kaynakları, kampanyasının ana yatırımcılarını analiz ederse onun bir ‘muhafazakâr’ olduğunu görür. O yüzden diyorum ki, muhafazakâr popülizm, eski daha saf olan muhafazakârlığa karşı kazandı.</p>
<p>Obama ayrıca, Mc Cain Wall Street’e verilen borcu desteklemekle taktik bir hata yaptığı için de kazandı. Böylece Mc Cain, popülist imajını kaybetti çünkü Wall Street’e 700 milyarlık destek çıkarak kendini popülist olarak gösteremezsin. Obama’nın kendışi Wall Street’e yapılan bu aşıyı desteklemiş olmasına rağmen, Mc Cain Wall Street’ci bir muhafazakâr olarak ayıplanmıştı.</p>
<p><strong>Chury:</strong> Fazla zaman olmadı, Chávez, ABD’de bir siyahın Başkan olması gerçekten yeni ve güçlü bir şey olur, ancak umuyorum ki bu Başkan tarihin ondan beklediği misyonu yerine getirir diyordu. Bu zor bir şey değil mi?</p>
<p><strong>Petras:</strong> Evet, sol, Fidel Castro ve diğerleri, bunun bir siyah olayı olduğunu düşünüyorlar.</p>
<p>Bak, bugün, kapitalistlere, Başkan onların çıkarlarını savunduktan sonra, bir yerli, bir siyah ya da bir Çinli olmuş, bunun en ufak bir önemi yoktur.</p>
<p>Bu dönemde bir değişikliğe ihtiyaçları vardı ve Obama çıktı, seçimlerde kazanma imkânı olan bir güç olarak, büyük sermayeyle, temel olarak da finans sektöründekiyle uzlaşarak… Dikkat et! Finans sektörü Obama’ya arka çıktı. Büyük sermaye finansörleri, onun temel destek kaynaklarından bazılarıydı. Washigton’dan New York’tan, Wall Street’ten, Los Angeles’a, Chiçago’ya kadar.</p>
<p><strong>Chury:</strong> Dış politikada herhangi bir değişiklik beklenebilir mi? ABD tarafından yürütülen savaşı kastediyorum, özellikle de Latin Amerika’ya uzanan politikada, Küba üzerine, Venezüella üzerine olanda mesela. Obama’nın bahsettiği değişimlerinden buralarla ilgili bir şey var mıydı?</p>
<p><strong>Petras: </strong>Evet, sadece daha kötüsü için olan değişimleri görüyoruz ve Afganistan’la ilgili de öyle.</p>
<p>Diyebiliriz ki, Obama’nın Afganistan’la ilgili pozisyonu, Bush’tan daha sağda bir noktada. Bir artış istiyor, iki ek tugay askerden bahsediyor. 10–15 bin ek asker göndermek istiyor.</p>
<p>Şu an Irak ile ilgili ikili bir muhakeme var. Birlikleri geri çekmekten bahsediliyor, ancak çıkarmaktan değil. Birliklerin sayısını düşürmekten ve kalanları rezerv gücü olarak korumaktan bahsediyor, bu tabii ki, bir önceki yılda bütün güçleri çekerim dediğini düşündüğümüzde geri bir adım oluyor.</p>
<p>Latin Amerika’yla ilgili olarak ise sadece bir üslup değişikliğinden bahsedilebilir. Chávez’le ilişki ve diyalog kurulabilir ancak, Chávez hükümetini anti-Amerikancı ve otoriter bir hükümet olarak tanımlamayı değiştirmeden…</p>
<p>Ben hiçbir büyük değişiklik görmüyorum, çünkü Mr. Obama’nın çift söylemi var: Bir taraftan serbest ticaretten bahsediyor, diğer taraftan da -sendikacıların oyunu almak için- endüstriye daha fazla korumacılık sağlamaktan, Latin Amerika’ya yapılan ihracata engel koymaktan bahsediyordu.</p>
<p>Liberalizm ve korumacılık, Latin Amerika’ya yönelik politikanın iki yüzüdür.</p>
<p>Belki, Uribe’yle, cinayetler ve kan lekesinden dolayı bir mesafe koyma mümkün görünüyor. Sanırım, Obama, onun politikasının biraz aynası durumunda olacak Lula gibi sosyal-liberallerle yakınlaşmayı deneyecektir.</p>
<p><strong>Chury:</strong> Latin Amerika’da Lula’ya benzeyen başkaları var mı?</p>
<p><strong>Petras:</strong> Evet, belki, Tabare Vazquez, Michelle Bachelet ve Lula buna karşılık gelebilir.</p>
<p>Ancak asıl önemli mesele, temel öncelik, evdeki ekonomik iflas, o yüzden Ortadoğu dışında, dış politikaya çok fazla dikkat yoğunlaştıramaz. Şimdi, Beyaz Saray ekibinin başı olarak fanatik bir Siyonistin ismi söylendi ki, Rahm Emanuel denen bu şahsiyet, İsrail ordusunda hatta istihbaratta görev yapmış birisi ve şu an, Beyaz Saray’ın gündeminden sorumlu, yani o günün konularını gören kişi olacak.</p>
<p>Bu, Obama’nın İsrail, Filistin ve Ortadoğu’nun diğer problemleri ile ilgili, Ortadoğu halkları için kesinlikle iyimser olmayan bir yola gireceğinin işaretidir.</p>
<p><strong>Chury:</strong> Yani, Beyaz Saray’ın kiracısının değişmesi, temel olarak ten rengindeki bir değişime indirgenebilir mi diyorsun?</p>
<p><strong>Petras: </strong>Hayır, tam olarak değil.</p>
<p>Bence, hariç tutamayacağımız bir faktör var ki o da ekonomik basıncın artacak olmasıdır. Güncel kriz daha da kötüleşecek ve ekonominin çöküşü karşısında ellerini kavuşturup bekleyemezler. Bazı önlemler, mesela bazı harcamaların kısılması ve vergilerde artırım söz konusu olacaktır, çünkü korkunç bir krizin içine giriyoruz, durgunluk ortada, imalat sektörü düşüşte, tüketim düşmekte.</p>
<p>Meselelere her zaman Bush gibi bakılamaz, bazı önlemler almaları zorunlu.</p>
<p>Kuzey Amerika’lı herhangi bir politikacı, Bush stili gitar çalıp kenarda bekleyemez. Zaten gerekli önlemler kapitalistlerin aktivitesini geliştirmek için düzenlendi ve ekonomiyi canlandıracak herhangi bir sosyal refah programı da mevcut değil.</p>
<p><strong>Chury:</strong> Bu değerlendirmen için sana çok çok teşekkür ediyorum. Bildiğim kadarıyla önümüzdeki pazar günü Venezüella’ya gidiyorsun.</p>
<p><strong>Petras:</strong> Evet, o yüzden gelecek hafta burada olmayacağım. Ama 17 Kasım 2008’da geri dönüyorum o zaman, Venezüella’daki deneyimlerim üzerine tartışırız.</p>
<p><strong>Chury:</strong> Güle güle Petras&#8230;</p>
<p><strong>Notlar:</strong></p>
<p>[1], Kaynak: www.radio36.com.uy. Türkçeye çeviren: Canan Ateş</p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/kisakes.wordpress.com/83/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/kisakes.wordpress.com/83/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/kisakes.wordpress.com/83/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/kisakes.wordpress.com/83/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/kisakes.wordpress.com/83/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/kisakes.wordpress.com/83/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/kisakes.wordpress.com/83/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/kisakes.wordpress.com/83/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/kisakes.wordpress.com/83/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/kisakes.wordpress.com/83/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/kisakes.wordpress.com/83/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/kisakes.wordpress.com/83/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/kisakes.wordpress.com/83/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/kisakes.wordpress.com/83/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=83&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kisakes.wordpress.com/2008/11/25/%e2%80%98obama-muhafazakar-bir-populisttir%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/c5fa8bdc644ac58a2ffd9f87b01a5bb0?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">Deniz Yürür</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://kisakes.files.wordpress.com/2008/11/obama.jpg?w=67" medium="image">
			<media:title type="html">obama</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Modernizm ve Kapitalizm İlişkisi Üzerine</title>
		<link>http://kisakes.wordpress.com/2008/10/08/modernizm-ve-kapitalizm-iliskisi-uzerine/</link>
		<comments>http://kisakes.wordpress.com/2008/10/08/modernizm-ve-kapitalizm-iliskisi-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Oct 2008 12:44:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Yürür</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[modernite]]></category>
		<category><![CDATA[modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[modernleşme]]></category>
		<category><![CDATA[modernlik]]></category>
		<category><![CDATA[post-modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[postmodernizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kisakes.wordpress.com/?p=50</guid>
		<description><![CDATA[cvbcvbcxbcvxbncxv<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=50&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir yürek çarpıntısı var<br />
her putrelinde, her tuğlasında, her kerpicinde.<br />
Yükseliyor<br />
yükseliyor<br />
yükseliyor yapı <em>kanter</em> içinde.1</p>
<p>Nazım Hikmet Ran<br />
(1955 Moskova)</p>
<p>Modernizm ile kapitalizmin ilişkisini ele alacak olan bir metin her şeyden önce kendi kavramsal çerçevesini tanımlamakla yükümlüdür. Bu bağlamda ilk olarak tartışmanın ana eksenine oturtulacak kavramların ve bu ana kavramların anlaşılmasına yardımcı olacak diğer kavramların açılımlanması şarttır. Tartışmada yer alan kavramsallaştırmaların aslında tarihsel olarak birbirleriyle bağlantılı olarak şekillenmiş olgulardan türetildiği de göz önünde bulundurulmalı ve kavramsallaştırmalara yol açan olgulara sırası geldikçe değinilmelidir. Ancak bu ikili değini tarzı sayesinde, yani hem kavramsal açılımlama hem de tarihsel örnekleme ile oldukça geniş ve tartışmalı olan konumuz daha anlaşılır bir hale getirilebilecektir.<br />
<span id="more-50"></span></p>
<p>Modernizm ve kapitalizm ilişkisini sorunsallaştırmanın en büyük güçlüğü hiç kuşkusuz iki kavram-olgunun2 da birbirleriyle artık ayrıştırılamayacak kadar kenetlenmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Ne mutlu ki bu iki kavram-olguyu günümüzde birbirinden ayırabilmek eskiye nazaran çok daha kolay bir hale gelmiştir. Bunun sebebi hiç kuşkusuz hani şu postmodernizm adı verilen, kimilerince bir canavar, kimilerince ise bir can simidi gibi görülen yeni kavram-olgudur. Modernitenin ne olduğu sorusuna daha önceden verilen cevaplarla, postmodernizm tartışmalarından sonra verilen cevaplar arasında haklı olarak bir açı farkı bulunmaktadır. Dolayısıyla tartışmayı sürdürürken endirekt olarak postmodernizm tartışmasını da gözetmek içinde bulunduğumuz dönem itibariyle bir zorunluluk haline gelmiştir.</p>
<p>Modern kavramı ekseninde şekillenen tartışmaların yoğunlaştığı üç alan “modernite”, “modernizm” ve “modernleşme” kavramlarıdır. Modern kavramıyla birlikte bu kavramların da açılımını yapmak kapitalizmin modern ile ilişkisini sağlıklı bir şekilde tanımlayabilmemiz için bir elzem olmaktadır.</p>
<p>Bir kavram olarak “modern” görece daha dar anlamlara sahip olan “modernite” ve “modernizm” ve “modernleşme”den daha farklı bir yerde durmaktadır. Diğerlerinin sınırlarını bazı ölçülerde belirleyebildiğimizi ve üzerilerinde az çok bir uzlaşma sağlayabildiğimizi göz önünde bulundurduğumuzda bile “modern”in elimizden sürekli olarak kayıp gitmesi dikkat çekicidir. Bu kayıp gitme hali hiç kuşkusuz süreç içerisinde diğer kavramların da görelileşmesine, farklı türden anlam yitimlerine ve karşıt olarak farklı anlam yüklemelere mahal vermektedir.</p>
<p>“Modern” kelimesi Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünde “çağa uygun, çağcıl, asri, çağdaş” olarak tanımlanmaktadır.3 Bu haliyle modern, güncel olana denk düşmekte ve kendisini geleneksel olanın karşısında kurgulamaktadır. Hiç kuşkusuz bu anlamıyla tanımın sürekli olarak tartışılması ve kafaları bulandırması çok doğaldır, çünkü her “yeni” tanımın genişliği içerisinde kendisine bir yer bulabilmektedir. Mantıksal olarak baktığımızda her “yeni”nin modern içerisine eklemlendiği bir düşünsel evrende, gelecekte ortaya çıkacak olan “yeni”lerin de “modern” kategorisi içerisine girmeleri ve “yeni modern”ler olarak “eski modern”leri “geleneksel” kategorisi içerisine hapsetmeleri gerekmektedir. Böyle bir çerçeveden bakıldığında modern ve geleneksel kategorileri aslında kabaca “yeni” ve “eski” olarak kategorize edilebilmesi mümkün olmalıdır. “Yeni”, “modern” kategorisinin, dolayısıyla eskiden “yeni” olmuş olanların hepsi de “geleneksel” kategorisinin üyeleri olmalıdır.</p>
<p>Fakat tanımlama tarihsel olarak bu şekilde oluşturulmamıştır. Modern ve geleneksel kategorisi arasına sert ama tutarsız bir sınır çekilmiş ve bu sınırın ötesinde bulunan ve de bulunacak olan her şey modernin alanı içerisine yerleştirilmiştir. Bu durum modernin belli bir tarafının her daim geleneksel ile komşu olmasına, fakat diğer tarafının da sürekli olarak genişlemesine yol açmıştır. Bu büyüme modernin geleneksel ile geçişliliğinin zayıf olmasından ve her “yeni” olanı kendi zamanı içerisine sonsuza dek hapsetmesinden kaynaklanmaktadır. Tıpkı Toulmin’in dediği gibi “gelecek bize, birbiri ardı sıra yeni (ve “daha modern”) şeyler getirir; bu yüzden modernite tüketilmesi imkansız bir yenilik bolluğudur.”4</p>
<p>Öyle ki her yeni gelen modern olmakta, zaman içerisinde ne kadar eskirse eskisin; ne kadar gelenekselleşirse gelenekselleşsin yine de modern olarak kalmaya devam etmektedir. Bunu görmek için dünyanın herhangi bir yerindeki modern sanatlar müzesine gitmeniz yeterli olacaktır. Modernin başlangıcı ve sonuyla ilgili sorunların her biri onun geleneksel ve yeni ile olan sorunlu ilişkisinden kaynaklanır. Modernlik öyle bir rütbedir ki, ona bir kez ulaşan sonsuza kadar sözümona “güncel” kalmayı başarabilmektedir.</p>
<p>Benzer bir durum modern kavram-olgusunun kendisine de özgüdür. Günden güne modernin başlangıcı daha da geriye götürülür ve benzer şekilde onun da bir sonu olabileceği kabul edilmez. Görünen o ki modern ile geleneksel arasındaki ayrımın yumuşak karnını bulmak ve modernin ölüm seremonisini hazırlamak için onu varlığı reddedilemeyecek bir kavram ve tarihsel olgu olarak kapitalizmle ilişkisi içerisinde değerlendirmek gerekmektedir.</p>
<p>Modernin kapitalizmle olan ilişkisinin peşinde koşmak her şeyden önce onun üzerinde yaratılmış bulunan mistifikasyonu bertaraf etmeye yarayacaktır. Modernin kapitalizmle göbekten bağlı bir kavram-olgu olduğunun altını çizmeyi başardığımız noktada, onun sürekli sınırlarını genişletmeye meyleden yapısını da kırmayı başarabiliriz. Bunun için ilkönce “modernite” ve “modernizm” kavramlarını açmalı ve aralarındaki farkı belirtmeli, daha sonra da araya “modernleşme” kavramını yerleştirmeliyiz.</p>
<p>Modern kavramı üzerinde oluşan mistik hava, her ne kadar daha düşük bir yoğunlukta olsa da yine de modernite ve modernizm kavramlarını da kapsamaktadır. Modernite, modernlik, modernleşme ve modernizm kavram ailesi pek çok yazar ve düşünür tarafından çoğu zaman hangisinin ne anlamda kullanıldıkları tam olarak açıklanmaksızın ardı ardına sıralanmaktadır. Bu durum ise çoğu zaman modern üzerindeki mistik sis bulutunun daha da yoğunlaşmasına yol açar.</p>
<p>Gordion düğümüne dönmüş olan bu kavram yığınını bir kılıçla ortadan ikiye kesecek olduğumuzda modernin kavramsal evreni içerisinde birbirlerini tamamlayan iki ana kutupla karşılaşırız. Bir kutbu modernite/modernlik kavram ikilisi oluşturacakken, diğer tarafta ise modernizm kavramı bulunacaktır. Modernite/modernlik kavram-ikilisi, modern olma halini bir içkinlik düzlemi çerçevesinde ele alır. Bu haliyle modernite/modernlik verili bir durum, yüklemsiz ve öznesiz bir cümle içerisine yerleşmiş bir nesne olmaktadır. Modernite/modernlik bu şekilde neresinden tutulacağı ve içerisinden ne çıkacağı belli olmayan bir “kendinde şey”e dönüşmektedir.</p>
<p>Neyse ki cümlenin öznesi kendisini modernizm kavramının içerisine gömmüş durumdadır. Modernizm, modernitenin bir öznesi, modern kategorisinin yegane savunucusu, ilerleticisi ve en nihayetinde eleştiricisidir. “Gerektiğinde seven, gerektiğinde döven” bir “koca” olarak modernizm en nihayetinde kendi “koca” olam durumunu hem dövüp, hem de sevdiği moderniteye borçludur, çünkü tanımlamanın bu haliyle modernist, esas köklerini ve genişlemeye yönelik gücünü modernite durumunun kendisinden almaktadır.</p>
<p>Bu noktada üzerinde daha fazla tartışılması gereken bir kavram olarak modernleşme önemli bir yerde durmaktadır. Modernleşme kavramının kullanımı özellikle coğrafyaya göre önemli farklılıklar göstermektedir. Kimi yazarlar modernleşmeyi modernite/modernlik ile yakın bir yere konumlandırırken, kimileri de modernizmin yanına yerleştirmektedir. Sözgelimi Marshall Berman’da modernleşme kavramı, modernizmin karşısında, modernite/modernlik kavram çiftinin yanında bir yerde kullanılırken5, Hasan Bülent Kahraman’da modernizmin yanında kullanılmaktadır6. Bunun sebebi hiç kuşkusuz Batı’da modernitenin daha içkin bir şekilde yaşanmasıyken7, Batı’nın dışındaki toplumlarda daha dışsal bir süreç olmasıdır8. Modernleşme kavramı her halükarda modernite durumunun oluşması için gösterilen faaliyeti betimlemektedir. Bu faaliyetin öznesi modernizm iken, nesnesi de modernitenin kendisi olacaktır. Garip bir şekilde kurulmuş olan cümlemizin yüklemi ise modernleşme kavramıdır. Üstelik modernleşme bir fiil olarak modernizmin bakış açısından geniş çekimli olmak durumundadır. Daha da garibi üç öğenin de cümle içerisinde kendilerini birbirlerine bağlamaları ve destek noktalarını birbirlerinden alıp, geniş zamanın tümüne hakim olmalarıdır.</p>
<p>Ortaya bir ucubenin çıktığının farkındayız. Bu üçlüyle kurulabilecek “Modernizm moderniteyi modernleştirir”, “modernite modernizmi modernleştirir” ve “modernleşme moderniteyi modernistleştirir” gibi cümlelerin her biri her ne kadar edebiyat öğretmenlerinin midesini bulandıracak kadar korkunç olsalar da yine de konumuza eğilirken meramımızı anlatma konusunda işimize yarayacaklar gibi gözüküyor. Cümlenin öğeleri arasındaki ilişki Türkçe bilen pek çok insana oldukça garip ve hatta yanlış gelecektir. Bu cümle yapısının yarattığı kafa karışıklığı, moderniteyi anlamak için sadece onun kavramsal sınırları içerisinden bakmaya çalışan ve modernin kapitalizmle olan bağlantısını tam olarak açılımlamamış bir modernite kuramının içine düştüğü kavram karmaşasına benzetilebilir.</p>
<p>Modernitenin kapitalizmle bir bağı olduğunu söylemek için bir ermiş olmaya gerek yok, çünkü kapitalizmin uzun süredir hüküm süren bir ekonomik sistem olmasının haricinde geçmişi de yeniden yaratabilecek kadar güçlü bir hegemonyaya sahip olduğu göz önünde bulundurulduğunda, zaten etrafımızda bulunan elle dokunabileceğimiz veya sadece düşünüp, hissedebileceğimiz her şeyle az veya çok bir bağı bulunmaktadır. Fakat burada esas vurgulamak istediğimiz nokta modernite ile kapitalizm arasında, ayakkabımla kapitalizm arasında bulunan bağdan daha farklı bir ilişkinin bulunduğu; onların birbirleriyle tarihsel olarak simbiotik bir ilişki içerisinde olduklarıdır. Kapitalizm moderniteye gerekli olan zemini yaratmış ve onun ürünlerinin her birinden yararlanmayı bilmiştir. Modernite de kendisine gereken nemli ve sıcak ortamı kapitalizmin bağrında bulmuş ve “modernist”leriyle kendi alanını genişletmiştir.</p>
<p>İşin ilginç yanı modernitenin yayıldığı her alana kapitalizmin hızlıca geçiş yaptığı, fakat kapitalizmin olduğu her yerde modernitenin yayılmasının bir zorunluluk olarak şekillenmediği gerçeğidir. Kapitalizm esas olarak karlılığı merkeze alan bir sistem olarak yeri geldiğinde eski tahakküm biçimlerinin süregitmesine izin vermiş, sadece kapitalist üretim biçiminin uygulanmasının daha karlı bir zemin oluşturduğu alanlarda moderniteyi bir proje olarak öne sürmüştür. Yakın zamanlara kadar kullanılagelen köle emeği ve bir türlü gerçekleştirilmeyen toprak reformları kapitalizmin yayıldığı her alana modern kentler ve fabrikalar kurmak için can atmadığının kanıtları olarak gösterilebilir. Kapitalizm tarih boyunca alana hem yatay, hem de dikey yönde yayılmıştır. Modernite ise bu alanın üstünü tıpkı bir örtü gibi örtmüş, ama bu örtü asla ve asla dikey yöndeki dokuyu tam olarak perdeleyememiştir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta modernitenin kapitalizmin yayıldığı alanı tek başına kaplayamama ve benzer şekilde -eninde sonunda- ondan ayrı olarak yaşayamama durumudur.</p>
<p>Eskiden beri konuşulagelen altyapı-üstyapı tartışması ekseninde değerlendirildiğinde nasıl ki parlamenter demokrasi tarihsel olarak kapitalizmin hüküm sürdüğü bütün alanlardaki siyasal hayatın tümünü kapsamıyorsa ve hatta tümünü kapsayamaması itibariyle sürekli olarak diğer kesimleri siyasal olarak “tavlamaya” yönelik bir burjuva devingenliği sağlıyorsa, modernitenin de bütün alanları kapsayamaması moderniste benzer bir devinim sağlamaktadır.</p>
<p>Karl Marx’ın “mülkiyetin değişik biçimleri üzerinde, toplumsal varlık koşulları üzerinde, özel olarak biçimlenmiş izlenimlerden, duygulardan, hayallerden, düşünüş tarzlarından ve felsefe anlayışlarından oluşmuş bütün bir üstyapı yükselir. Sınıfın tümü, bunları yaratır ve bu maddi koşullar ve bunlara tekabül eden toplumsal ilişkiler temeli üzerinde, bu üstyapı öğelerini biçimlendirir. Bunları gelenek yoluyla ya da eğitim yoluyla edinen birey, bu üstyapı öğelerinin, gerçek belirleyici nedenleri oluşturduklarını ve kendi eyleminin hareket noktası olduklarını sanabilir.”9 tanımlaması açısından bakıldığında modernitenin kendisi de benzer bir şekilde bir üstyapı öğesi olmak durumundadır. Bu haliyle modern sürekli olarak sınır koyduğunun ötesindeki her şeyi kapsayan, kapsadığı ölçüde de büyüyen ve daha da büyümeye meyleden bir üstyapı nesnesidir.</p>
<p>Altyapı ile üstyapı arasındaki ilişki “normal” şartlar altında başat olarak altyapının etkisinde şekillenecektir. Altyapı üstyapıyı sistemin olağan gidişatı içerisinde belirleyecek, fakat üstyapıdaki ana arterlerden birisi tıkandığında, dolayısıyla üstyapıyı oluşturan kanalların herhangi birinde bir “tekelleşme” gerçekleştiğinde, sistemin altyapısının üstyapının kontrolüne girme ve altyapıda amansız bir değişimin gerçekleştirilme imkanı ortaya çıkacaktır.10 Zaten proletarya partisinin eskiden beridir tanımlanagelen amacı üstyapı içerisinde bu tıkanmayı yaratarak, altyapı ilişkilerini parçalamak ve dolayısıyla kapitalizmi ortadan kaldırmaktır.</p>
<p>Benzer bir şekilde modernizm de üstyapı içerisinde bir tıkanma yaratacak şekilde genişleme eğilimi içerisine girmektedir. Her yeniyi kapmakta ve içselleştirmeye çalışmaktadır, fakat bu noktada iki engelle karşılaşmaktadır.</p>
<p>Modernizmin önündeki ilk engel modernitenin geleneksel ile yapısal olarak kurgulanmış bir karşıtlık oluşturmasıdır. Bu halde kapitalizmin yayıldığı düşünsel-topografik alanda tam bir bütünlüğün kurulması imkansızdır. Modern-geleneksel ayrımıyla, her ne kadar öyle olduğunu inkar etse de ilerici-gerici diyalektiğini sorunlu bir şekilde içinde barındıran modernizm bir yandan alanın hepsine hakim olmak için etrafındakileri sürekli içselleştirmek, diğer yandan da sırf kendi varlığının bir koşulu olduğundan, onu tanımlayan öteki olduğundan dolayı gelenekselin optimum bir alan içerisinde yaşamasına izin vermek, dolayısıyla gerek kendi içinde gerekse de dışında yeniden örgütlenmesini sağlamak zorundadır. Modernist sürekli olarak gerek dışarıdaki gelenekselle, gerekse de içindeki gelenekselleşmiş modern tortularla, bu tortuların üyesi olsun olmasın çatışmak (ki bu kimin “daha” veya “esas” modern olduğuna dair şekillenen bir çatışmadır) zorundadır. Zalim düşmanlarının kapitalizm içi varlığı ve hatta bu düşmanların zaman zaman bizzat kapitalizm tarafından kullanılması onun üstyapı içerisindeki damarlardan birini tıkamasının önündeki ilk engel olarak ortaya çıkar.</p>
<p>İkinci engel ise modernitenin sürekli kayıp gitme halinin kapitalizmin “olağan” diye adlandırdığımız durumuyla önemli derecede benzerlik göstermesindedir. “Ayakların altındaki zeminin sürekli olarak kayıp gitmesi” metaforu, kapitalizmin krizler üzerine kurulu bir ekonomik sistem olduğu düşüncesiyle birleştirildiğinde bir üstyapı öğesi olarak modernitenin altyapıyla olan sağlam ilişkisi de ortaya çıkmaktadır. Bütün gücünü kapitalizmin her alanda bir kriz sistemi olmasından alan modernitenin kayıp giden zemini durdurmaya yeltenmesi veya en azından bunu cidden yapması pek imkan dahilinde gözükmemektedir. Dolayısıyla bir üstyapı öğesi olarak modernitenin kendi varoluşsal zeminini yok etmesi ve sosyalizmin hedeflediği şekilde altyapının kendisini yeni baştan şekillendirmesi, hem gelenekselle hem de kapitalist altyapıyla kurduğu bağ çerçevesinde imkansızdır.11</p>
<p>Bu ikili çerçeveden bakıldığında kapitalizmin tarihsel yayılım süreci içerisinde moderniteyi kurumsallaştıran bir özne olarak (adı ne zaman koyulmuş olursa olsun) modernizm, burjuvazinin hegemonya kurma mücadelesinin önemli silahlarından biri haline gelmiştir. Temellerini en kaba şekilde laiklik ve pozitivizme dayandırabileceğimiz modernizm eski dünya ile yeni sistemin mücadelesinde gerekli üstyapısal zeminin hazırlanmasında önemli bir yer tutmuş ve kendi gücünü bu sınıfsal karşıtlıktan, daha doğru bir ifadeyle aristokrasi ile burjuvazi arasında gelişen iktidar mücadelesinden almıştır. Zaten modernizmin özellikle 19. yüzyılda değneği kitle/birey ilişkisine bükmesinin önemli bir sebebi “esas” düşmanın siyasal olarak yenilmesi, fakat “gericilik” tohumlarını ölmeden önce özellikle modern kentin dışındaki alanların dört bir yanına saçması olmuştur. Bu noktada ikinci önemli sebep aristokrasiye karşı geliştirilen siyasal ittifakın dağılması ve modern kampın eski dostları olarak kabul edebileceğimiz yeni bir siyasi düşmanın, yani proletaryanın ufukta görünmesidir.</p>
<p>Aristokrasiyle yürütülen sınıf savaşımının ekseninden bakmaya devam ettiğimizde modernite ile bir üretim biçimi olarak kapitalizmin nüvelerinin benzer zamanlarda ortaya çıkması bir tesadüf olarak gözükmemektedir. Modernitenin burjuvazi içerisindeki karşıtlarının esas olarak sanayi burjuvazisinden öte aristokrasi ile simbiotik bir ilişki içerisinde bulunan ticaret burjuvazisinden ve burjuvalaşmış toprak sahiplerinden oluşması da burjuvaziyi bir bütün olarak görme hatasına düşmeyi reddettiğimizde manidardır.</p>
<p>Modernitenin Batılı toplumlarda genel bir olgu olarak ortaya çıkması ise burjuvazinin ekonomik ve siyasal egemenliğini sağlama almasıyla aynı döneme denk düşmektedir. Bu dönemde ortaya çıkan yeni düşmanın(proletaryanın) modern kampla paylaştığı bazı söylemler, modernitenin olmazsa olmazlarının yeniden yorumlanmasına ve modern kamp ile kendi rüştünü ispatlamış burjuvazi arasında gerilimler doğmasına yol açmıştır. Bu noktada Benjamin’in moderniteye ve moderniste bakışındaki esas sorun bizce modernistin esas sınıfsal karakterini okuyamamasından, belki de okumak istememesinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Öyle ki modernist, kendi varlığının kapitalizmle göbekten bağlı olduğunu görememekte ve gerek burjuvazinin gerekse de proletaryanın onun modern ideallerine pragmatik yaklaşımlarını, dolayısıyla yer yer moderniteye sırtını dönüşlerini bu sınıfların altyapısal düzlemdeki olumsal ama karşıt duruşlarına göre okuyamamakta, dünyayı tutunabildiği ve sınıflarüstü olduğunu içten içe hissettiği, daha doğrusu bu yanılsamayı sırf tutunmak için kendisinin yarattığı tek yerden; modernizmin sınırları içerisinden, bir tür modern/anti-modern diyalektiği çerçevesinde algılamaktadır.</p>
<p>Bu noktada modernizmde iki yönlü bir kırılma ortaya çıkmıştır. Birinci akım yer yer proletaryanın saflarında pozisyon almaya çalışmış, kapitalizmi modern bir bakış açısından eleştirmiş fakat bir türlü tam anlamıyla dikiş tutturamamış ve kitle-birey ikiliği içerisinde kendi kabuğuna çekilmeyi ve kırık bir kalple umutsuz bir yaşam sürmeyi tercih etmiştir.12 İkinci akım ise diğeriyle benzer köklere sahip olmakla birlikte özellikle daha sonraları postmodernizmin ağzına sakız edeceği bir hatta girmiştir. Kapitalizmin emekleme çağında burjuvazinin her alanda hegemonya sağlamasına ilham veren modernitenin ikinci modernist kanadının misyonu tam da eski esas düşmanın yerine yeni bir esas düşman ortaya çıktığında farklılaşmış ve özellikle Frankfurt Okulu’nun pek çok yerde eleştirdiği türden bir modernite ortaya çıkmıştır. Sınıf mücadelesinin ve kapitalizmin yarattığı olguların hepsi bu patolojik üretim ve düzeltim makinesinin dişlilerinden geçmeye başlamıştır. Bu makine meşruluğunu bir yandan burjuvazinin proletaryayla olan savaşımındaki pozisyon alışlarına, diğer yandan da modernitenin ortaya çıkışından beridir oluşturduğu ve de özellikle pozitivizmde somutlaşan düşünce yapısının mevcut duruma uygunluğuna dayandırmaktadır.</p>
<p>Modernisti ortaya çıkaran ekonomik sistemin başat aktörü olan burjuvazi kendi “ilerici” misyonu sona erdiğinde “gerici” yöntemleri uygulamaktan hiçbir şekilde kaçınmamış ve hatta yeri geldiğinde sanayinin en ileri unsurları faşizmi de içinde barındıran otoriter siyasal sistemleri desteklemiştir.</p>
<p>Sorun pragmatist bir sistem olarak kapitalizmin gerektiğinde “ilerici”, gerektiğinde ise “gerici” yöntemleri uygulamasında değildir. Burjuvazinin bu karakteri zaten sosyalistler tarafından uzunca bir süre önce tahlil edilmiştir. Sorun modernistin, modernitenin üstüne yayıldığı topografyanın her tarafına yayılmasının kendi ikili anlam dünyası gereğince imkansız olduğunu görmemesindedir. Kapitalizm kendi alanını gelenekseli de içine alacak kadar genişlettiğinde, kendisini alana perçinlemesi için gereken araç yelpazesini elde etmiş durumdadır. Modernite ise bu üstyapısal araç seçenekleri içerisinde sadece gerektiğinde kullanılacak bir seçenek olarak durmaktadır. Modernistin dramı modernitesinin burjuvazi (ve aynı zamanda proletarya) açısından bir zorunluluk olduğunu düşünmesinden kaynaklanmaktadır.13</p>
<p>Modernitenin bu araçlardan sadece biri olduğuna güzel bir örnek olarak kapitalizmin kapitalist bir üretim sistemine sahip olmayan sistemlerdeki yayılışı gösterilebilir. Bu coğrafyalarda kapitalizmin yayılışı her daim bir modernleşme harekatı çerçevesinde şekillendirilmiştir. Modernitenin daha dışsal bir olgu olarak şekillendiği toplumlardaki aydınlarda modernizm kavramının modernleşme kavramına, aynı kavramın modernite/modernlik kavramlarından daha yakın olmasının sebebi budur. Kapitalizmin kendi topografik alanını genişletme faaliyetinin “çevre”de gerek elitler, gerekse de emperyal güçler tarafından modernist bir retorik alması ve bu retoriğin yerli dinamiklerinin yeterli özgünlüğü modernleşme literatürüne ancak ve ancak ülkenin “modernleşmesi” sonrasında sağlayabilmeleri, retoriğin anakıtada sağlamış olduğu başarıyla da alakalıdır. Yöntemlerin otoriterleşmesi ve retoriğin ucuz bir kopyaya dönüşmesi ise birebir alana dışarıdan duhul edilmesiyle ilgilidir. Bununla birlikte bu baskıcı anlayışların modernist zeminini hazırlayacak bütün malzeme modernitenin içinde, özellikle de ikinci kanadın beslendiği noktalarda hazır bulunmaktadır.</p>
<p>Bu bölgelerde modernistlerin siyasi iktidarla direkt ve endirekt bağlarını koparmaları tıpkı Avrupa’da olduğu gibi kapitalizmin egemen ekonomik sistem olarak kendini kurmasından sonra gerçekleşmiştir. Buna bir örnek olarak Türkiye’deki devrimci hareketlerin Kemalizm’le bağlarını tam olarak 70’li yıllarda koparması da gösterilebilir.</p>
<p>Modern figürler olarak sanatçıların, mimarların, bilim adamlarının ve akademisyenlerin moderne özgü anlam dünyası içerisinde bir burjuvaziye ve bir kitleye her daim ihtiyaçları olmuştur. Bu figürlerin her birinin modernitenin kırıldığı andan itibaren geliştirdikleri her türlü muhalefet aslında modern kategorisinin özü itibariyle taşıdıkları sınırların içerisinde vuku bulmuştur. Bu muhalefetin sınırları, daha doğrusu kendini yok etmekten korkan modernistin ayak diretmeleri onu yeni “pasajlar” içerisine hapsetmiştir. Hatta 20. yüzyıl modernistinin en sevdiği “pasajlar”ın sanat galerisi ve akademi olduğu da söylenebilir.</p>
<p>Modernitenin kırıldığı noktadan itibaren bahsi geçen modernistlerin kendi “modern” sınırlarını yoksaymaları gereken bir durum oluşmuştur. Sınırı aşanlar zaten kendi “modernist” kimliklerini kaybetmiş ve kitle hareketi içerisindeki konumlarını almışlar, sınırı geçmeyi tercih etmeyenler ise pozisyonlarını sistem içerisinde gerek birey, gerekse de bir kategori olarak sağlamlaştırmayı becermişlerdir. Modernin her yeniyi içeriye alan ve ebedi olarak modernleştiren yapısı sayesinde kemikleşme tamamlanmış; her bilim adamının bir araştırma nesnesine, her sanatçının sanattan anlamayan bir kitleye olan ihtiyacı karşılanmıştır. Akademinin ve serginin sakin sularında her türden muhalefet kendi sınırını aşmadığı oranda sonsuza kadar devinmekte özgürdür, yeter ki gerekli farklılık sürekli olarak korunsun. Dolayısıyla son yüzyılımız birbirlerini sergi salonlarında yiyip duran ve en hakiki sanatın hangisi olduğu konusunda sürekli bir savaşım içerisinde olan veya “geleneğin eleştirisinden yola çıkarak, sonunda eleştirinin gelenek haline gelmesinin ötesine gidemeyen”14 modernistlerle dolup taşmıştır.</p>
<p>Bu pozisyonda modernizmin “esas” olarak ne olduğunu, “gerçekten” ne umduğu ama ne bulduğunu sorgulamak çok da anlamlı olmamaktadır. Tıpkı kapitalizm gibi modernite de tarihsel bir olgudur ve her tarihsel olgu gibi “öz”ünün ne olduğu ideolojik bir okumaya tabidir. Okumanın keyfiliği ideolojinin araç-amaç diyalektiği çerçevesinde şekillenmek durumundadır. Bu keyfilik karşısında en çok gücenecek olanların bizzat modernistlerin kendileri olduğu düşünüldüğünde bizim kendi keyfiliğimizden utanacak sıkılacak hiçbir yanımız yoktur. Modernist açısından modernitenin ne olduğu sorununun içinden çıkılmaz bir hal alması kaçınılmazdır, çünkü o kendi varoluşunu bu sorunun çözümlenmemesine borçludur. Dolayısıyla modernite üzerindeki mistik sis eleştirilse de, iletişimsel hale getirilse de yine de modernist tarafından oluşturulmaya devam etmektedir. Modernitenin ne olduğu, neyle ilintili olduğu vs. gibi soruların çözümünü bulmak ancak bir yere gitmek istediğinizde mümkündür. Bir yere gitmenin dert olmadığı noktada, özellikle de kapitalizmin şu çağında modernite sorunu da kendi sınırları içerisinde neredeyse sonsuza kadar devinmek durumundadır.</p>
<p>Öyle ki postmodernizm, kapitalizmin engebeli arazisinin üzerini örten modernist örtünün üzerini tüm manzarayı tamamen perdeleyecek bir dolgu malzemesiyle kaplamıştır. Bu dolgu malzemesi geleneksel ve modern arasındaki gerilimi aynı potada eritmeyi başarmış ve bütün zemini düzlemiştir. Modernistlerin yeni görevi dört bir yanını kaplayan bu dolgu malzemesinin içerisinde gerektiğinde kullanılacak bir antitez olarak yaşamaya devam etmeye çalışmaktır.</p>
<p>Kendi modern-geleneksel ayrımından dolayı kapitalist topografya üzerinde kesin bir hakimiyet kuramayan modernite, postmodernizmin neredeyse bütün ayrımları bir dolgu malzemesiyle kaplama konusundaki yeteneği karşısında yetersiz kalmaktadır.</p>
<p>Zaten bu esnekliği postmodernizme kapitalizmin post-sovyetik çağında bir meşruluk zemini sağlamıştır, çünkü kendisi de dolaylı veya direkt olarak kapitalizme faaliyetleri için gerekli meşruluk zeminini sağlayacak araçlar sunmaktadır.</p>
<p>Postmodernin her şeyin üstünü örten dolgusunu parçalamak modernistlerin değil “mezar kazıcılar”ın işidir, tıpkı eskiden beridir ütopyayı gerçekleştirmenin modernistlerin işi olmadığı gibi. Ayrıca kapitalizmin zemini üzerinde yayılan ve sınırları onun tarafından belirlenen bir üstyapı öğesi olarak moderniteyi aklayıp paklayıp, makyaj yapıp, güzel kokular sürüp yeniden piyasaya sürme işi de sosyalistlere ait değildir. Belki “modernist Marksizm” ile belirli noktalarda bir arada yürüme şansımız vardır, ama “Marksist modernizm”in dertleri bizden çok uzak gözükmektedir.</p>
<p>Her şeyden önce Makadamın batağının altındaki kumsalı bulmakla yükümlü olduğumuz böyle bir devirde bu pislik yığınına bakıp, buruk bir keyif almamız mümkün değildir. Makadamın bize hissettirdiği şey derin ve acı veren bir tiksinti duygusu olmaktan öteye gidememektedir. Bize o keyfi makadamın batağı değil, onun altında bulmayı umduğumuz kumsalın hayali vermektedir.</p>
<p>1 Kelime benim tarafından italik olarak yazılmıştır.</p>
<p>2 “Kavram-olgu” ikiliği bir yandan kavramın olgu üzerinden türetildiğini anlatırken, diğer taraftan da kavramın kullanılışının olgunun “nesnel”liği üzerinde nasıl bir anlam kayması yarattığını ve tarihin farklı kavramsal çerçevelerde farklılaştığını anlatmaktadır.</p>
<p>3 Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük(Ankara,1998), s.1574</p>
<p>4 Stephen Toulmin, Kozmopolis- Modernite’nin Gizli Gündemi, Paradigma Yayınları(İstanbul, Ocak 2002), s.14</p>
<p>5 “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’da, modernizmi, modern insanların modernleşmenin nesneleri oldukları kadar özneleri de olmak, modern dünyada sıkıca tutunabilecekleri bir yer bulmak ve kendilerini bu dünyada evde hissetmek için giriştikleri çabalar olarak tanımlıyorum.” Bkz. Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İletişimYayınları(İstanbul, 2005), s.11</p>
<p>6 “Bu gelişmeyi modernizm/modernleşme diye tanımlamak gerekir.” Bkz. Hasan Bülent Kahraman, Postmodernite ile Modernite Arasında Türkiye, Everest Yayınları(Ekim 2002), s.3</p>
<p>7 Burada modernite sürecinde yaşanan çalkantıların özellikle Kıta Avrupa’sında sırf sınıf mücadeleleri ekseninden bakıldığında bile daha “katılımlı” bir süreç olarak şekillenmesinden bahsediyoruz.</p>
<p>8 Burada ise hem emperyal saldırganlıktan, hem de “Batılılaşmış” elitlerin farklı toplumlara dayattıkları modernleşme faaliyetlerinden bahsediyoruz.</p>
<p>9 Karl Marx, Louis Bonaparte&#8217;ın 18 Brumaire&#8217;i, Sol Yayınları(Ankara, 1998), s. Not: İtalikler bana ait.</p>
<p>10 Bu noktada altyapı ve üstyapı ilişkisini tek yönlü bir şekilde kurguladığımızı düşünmek yanlış olur. Altyapının üstyapıyı “son kertede” belirlediğini söylemek devrimin de imkansız olduğunu söylemek demektir. Biz sadece sistemin “olağan” gidişatı içerisinde üstyapının belirlenimlerinin altyapının çizdiği sınırı geçemediğinden bahsediyoruz. Kapitalizmde “olağan”ın ne olduğuna ileriki satırlarda değineceğiz.</p>
<p>11 Bu noktada bir üstyapı öğesi olarak tanımladığımız proletarya partisinin modern olup olmadığı veya modernist olup olmaması gerektiği ayrı bir tartışma konusu olarak önümüzde durmaktadır.</p>
<p>12 Burada her ne kadar geç bir örnek olsa da yaşamı ve yapıtlarıyla Adorno’nun adını anmadan edemeyeceğiz.</p>
<p>13 Dramından bahsedilen modernist daha çok birinci kanattandır. İkinci kanadın benzer bir dramı yaşamaya başlaması çok sonraları, 20.yüzyılın son yarısında gözlemlenmeye başlanacaktır.</p>
<p>14 Ali Akay, Mak. Modernliğin Başlangıcı, Hürriyet Gösteri Dergisi’nden alınmış. http://www.felsefe.gen.tr/modernizm.asp</p>
<p><strong>Deniz Yürür</strong></p>
<p><a href='http://kisakes.files.wordpress.com/2008/10/modernizm-kapitalizm.pdf'>Yazıyı PDF formatında indirmek için tıklayın!</a></p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/kisakes.wordpress.com/50/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/kisakes.wordpress.com/50/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/kisakes.wordpress.com/50/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/kisakes.wordpress.com/50/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/kisakes.wordpress.com/50/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/kisakes.wordpress.com/50/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/kisakes.wordpress.com/50/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/kisakes.wordpress.com/50/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/kisakes.wordpress.com/50/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/kisakes.wordpress.com/50/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/kisakes.wordpress.com/50/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/kisakes.wordpress.com/50/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/kisakes.wordpress.com/50/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/kisakes.wordpress.com/50/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=50&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kisakes.wordpress.com/2008/10/08/modernizm-ve-kapitalizm-iliskisi-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/c5fa8bdc644ac58a2ffd9f87b01a5bb0?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">Deniz Yürür</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Endüstride Yeni Eğilimler</title>
		<link>http://kisakes.wordpress.com/2008/09/12/endustride-yeni-egilimler/</link>
		<comments>http://kisakes.wordpress.com/2008/09/12/endustride-yeni-egilimler/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Sep 2008 08:28:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Yürür</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[fordizm]]></category>
		<category><![CDATA[just in time]]></category>
		<category><![CDATA[kalite çemberi]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[post-fordizm]]></category>
		<category><![CDATA[toplam kalite yönetimi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kisakes.wordpress.com/?p=40</guid>
		<description><![CDATA[Fordizm/post-fordizm ekseninde süregiden tartışmayı kapitalizmin 1973 petrol krizi sonrasında almış olduğu yeni biçim üzerine yapılan tartışmalardan ayrıştırmak pek mümkün gözükmemektedir. Kapitalizmin yeni düzeniyle ilgili tartışmalar üstyapısal bir çerçevede modernizm/postmodernizm tartışmaları, altyapısal olarak da fordizm/post-fordizm tartışmaları olarak ikiye ayrıştırılabilir. Ne var ki ilk tartışmanın kopardığı gürültünün ikinci tartışmayı daha atıl durumda bıraktığı söylenebilir. Fordizm/post-fordizm kavram ikilisi, [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=40&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://kisakes.files.wordpress.com/2008/09/5004425-lg1.jpg"><img src="http://kisakes.files.wordpress.com/2008/09/5004425-lg1.jpg?w=128&#038;h=80" alt="" title="Hayalet Gemi" width="128" height="80" class="alignnone size-thumbnail wp-image-48" /></a><br />
Fordizm/post-fordizm ekseninde süregiden tartışmayı kapitalizmin 1973 petrol krizi sonrasında almış olduğu yeni biçim üzerine yapılan tartışmalardan ayrıştırmak pek mümkün gözükmemektedir. Kapitalizmin yeni düzeniyle ilgili tartışmalar üstyapısal bir çerçevede modernizm/postmodernizm tartışmaları, altyapısal olarak da fordizm/post-fordizm tartışmaları olarak ikiye ayrıştırılabilir. Ne var ki ilk tartışmanın kopardığı gürültünün ikinci tartışmayı daha atıl durumda bıraktığı söylenebilir. Fordizm/post-fordizm kavram ikilisi, modernizm/postmodernizm kavram ikilisinden her zaman daha az ilgi görmüş ve tartışma her daim ikincisinin merkeze oturtulduğu bir aks üzerinden yürütülmüştür.<br />
<span id="more-40"></span></p>
<p>Fordizm/post-fordizm tartışmasını ele almamızın esas nedeni aslında son 35 yılda meydana gelen sosyal değişimlerin üretim biçimlerinde meydana gelen değişimlerle olan ilişkisinin, modernizm/postmodernizm tartışmasının tali yanlarından birisi olarak tanımlanıp göz ardı edilemeyecek derecede önemli olduğunu düşünmemizdir. Altyapı ve üstyapının diyalektik bir ilişki çerçevesinde birbirlerini belirlediklerini düşünüyoruz ve sırf bu düşüncemiz gereğince tartışmanın ana ekseninin ağırlıklı olarak üstyapısal bir çerçeveden tanımlanmasına karşı çıkıyoruz. Üstyapısal öğeler1 dikkate alınarak gerçekleştirilen tartışmanın altyapısal tartışmayla beslenmesi, mevzuya ilişkin düğüm noktalarını aşmak için malzeme sağlayacaktır. Bu bağlamda son 35 yıl boyunca çalışma yaşamında meydana gelen değişiklikleri sorgulamak, bu değişimleri gözlemlemek ve iş yaşamındaki bu farklılaşmaların üstyapıda ne gibi değişikliklere yol açtığını takip etmek önümüzü görebilmek için bir zorunluluk haline gelmiştir.</p>
<p>Bu zorunluluk ekseninde ilkönce geleneksel sanayi modeline, daha net bir tabirle fordizm-taylorizmin ne olduğuna, sonrasında ise post-fordizmin ne olduğuna bakmamız ve çalışmamızı sanayideki yeni eğilimlerin, sistemin kendisinde ne gibi değişikliklere yol açtığını belirterek bitirmemiz gerekmektedir.</p>
<p><strong>Fordizm</strong><br />
Fordizm en genel anlamıyla tekniğin ve insan gücü kaynaklarının kütlesel tüketime yönelik üretim yapmak için kullanıldığı ve merkeziyetçi bir yönetim anlayışıyla kontrol edildiği bir sınai üretim tipidir.</p>
<p>Fordizm kavramına isim babalığı yapan kişi ABD’li otomobil sanayicisi Henry Ford’dur. Henry Ford kendisine büyük bir ticari başarı getiren Ford T modelini üretmek için bir üretim bandı oluşturmuş ve bir otomobilin üretim sürecinde yapılması gereken bütün işleri parçalayarak çok kapsamlı bir işbölümü şekillendirmiştir. Bu işbölümü çerçevesinde çalıştırılan çok sayıda işçinin her biri işin çok küçük bir kısmıyla uğraşmaktadır. Sözgelimi bir işçinin işini yapması için bu üretim bandında sürekli olarak sadece bir vidayı sıkması yeterli hale gelmiştir. Bu durum işçinin üretimin sadece küçük bir kısmı ile ilgili bilgi sahibi olmasına ve sürekli olarak yapmak zorunda olduğu rutin hareketlerin sonucunda işine yabancılaşmasına yol açmaktadır.</p>
<p>Fordist üretimde makinelerin ve üretim bandının kullanılması aynı tip üründen geniş ölçeklerde üretilmesini sağlamıştır. Kitlesel talebe yönelik yapılan kütlesel üretim önem kazanmış ve fordist modeli uygulayan işletmeler aynı ürünleri büyük ölçeklerde üretmek durumunda kalmışlardır. Yapılan büyük ölçekli üretim ve işin katı şekilde parçalara ayrıştırılması çok sayıda işçinin fabrikalarda çalışmasına yol açmıştır. Bu fabrikalarda çalışan işgücünün büyük çoğunluğu ise kalifiye değildir. Çünkü fordist üretim modeli içerisinde işçinin yapmak zorunda olduğu iş genellikle her insanın kavrayabileceği ve uygulayabileceği kadar basittir. Bu durum çalışanların çoğunun sadece asgari düzeyde eğitimli olmalarını yeterli kılmaktadır. Daha kalifiye elemanlar denetçi ve planlamacı olarak çalışmaktadırlar.2</p>
<p>İşin tam anlamıyla belirlenmesi zorunluluğu katı disiplin ve iş otoritesini de beraberinde getirmektedir. Bu anlamıyla fordist üretim yeri işi en ince ayrıntısına kadar planlayanlar ve prosedürleri sıkı sıkıya takip eden denetleyicilerle, planlanmış basit işleri yapmakla yükümlü olan kalifiye işçiler arasında bölünmüştür. Fordist üretimin yapıldığı işlik bu haliyle merkeziyetçi bir yönetim anlayışının hüküm sürmek durumunda olduğu bir yerdir. Hiyerarşik yapı, işlerin nasıl yapılacağını ve teknik aletlerin nasıl kurgulanacağını belirler ve çalışanları denetler. Üretim bandının hassasiyeti fordist işliğin yönetim anlayışının tümüne yayılır. Dikey yönde örgütlülük sıkı denetim için şarttır.</p>
<p>Bu çalışma modelinin başat üretim şekli olmasıyla, bir sistem olarak kapitalizmin benzer siyasal sistem geliştirmesi hiç kuşkusuz birbiriyle ilintilidir. Fordist-kapitalist üretim süreci, üretim ile tüketim arasında tam bir uyum sağlayacak bir yapı gerektirmektedir. Fordist üretim yapan bir kapitalist her daim arz talep dengesini kurabilecek istikrarlı bir sisteme gereksinim duyar, çünkü fordist üretim az çeşitte kütlesel üretim yapılan bir üretim şeklidir. Arz ile talep arasındaki uyumsuzluk, bu modelde her daim fazla sayıda malın elde birikmesine yol açacaktır.</p>
<p>Üretim ile tüketim arasındaki uyumun sağlanması için hiç kuşkusuz çalışanların fabrikada ürettikleri malları, mağazadan satın almalarını sağlayacak maaşa sahip olmaları gerekmektedir. Yüksek maaşlar tüketimi arttırır, artan tüketim de üretimin büyümesine yol açar. Sonuç olarak fordist modelin hüküm sürdüğü bir kapitalizm planlı ve istikrarlı büyümeyi önemseyen ve istikrarlı bir bütünlüğe vurgu yapan bir devlet modelini gereksindirir.</p>
<p>Planlı bir ekonomiden yana olan bu devlet modelinin tarihteki adı sosyal devlet olmuştur. Sosyal devlet kütlesel tüketimi garanti altına alacak, ulusal pazarı her türlü istikrarsızlıktan koruyacak bir mekanizmadır. Devlet, sınıflar arasındaki gelir bölüşümünü kontrol eder ve ekonomik uçurumun sistemin istikrarını bozacak kadar genişlemesine izin vermez. Bu anlamda sosyal devlet toplumun büyük çoğunluğu için bir “refah devleti”dir. Refah devleti vatandaşlarının asgari düzeyde sosyal ve ekonomik haklarını elde etmeleri için gereken zemini sunar ve aynı zamanda kendine sınıflarüstü bir hakem olma misyonu biçer. Devletin kendine biçtiği bu rol onun ulusal çıkarları ve istikrarı korumak namına zaman zaman ekonomiye müdahale etmesine imkan verir. Ekonomik müdahale sosyal devletin olmazsa olmazlarından birisi olarak tanımlanabilir. 3</p>
<p>Fordist üretim sistemini uygulayan bir kapitalist için arz-talep dengesi ve istikrar en önemli ihtiyaçtır. Bu koşulları oluşturmak ve korumakla yükümlü olan sosyal devlet ise her daim makro ekonomik planlar yapmak ve büyümeyi garanti altına almak durumundadır. Kalkınma planlarının fordist üretimin yaygın olduğu zamanlara özgü retoriksel niteliği tesadüf değildir. Benzer bir şekilde sosyal devletin tam istihdam sağlamaya yönelik politikaları ile fordist üretim biçiminin kütlesel üretim için niteliksiz işgücüne olan ihtiyacı da bir bütünlük oluşturmaktadır.</p>
<p>Fordist üretim biçimi pek çok sayıda işçinin aynı fabrika içerisinde çalışmasına, yemek yemesine, belirli zamanlarını geçirmesine ve hatta zaman zaman da aynı yatakhanede uyumasına imkan sağlar. Çok sayıda işçinin yan yana çalışması ve birlikte uzun zaman geçirmeleri sonucunda fordist üretim birimleri işçi sınıfının ekonomik ve siyasal örgütlenme faaliyetlerinin gelişmesine yol açmıştır. Bu durum sosyal devlet anlayışıyla da birleşince fordist üretim merkezleri sendikaların en güçlü olduğu alanlar haline gelmişlerdir. Bu durum daha sonraları burjuvazinin en şikayetçi olduğu konulardan birisi olmuştur.</p>
<p><strong>Post-fordizm</strong><br />
Fordist üretim biçimi özellikle 60’lı yılların sonlarına doğru tıkanmaya başlamıştır. Bu yıllarda orta sınıflar sosyal politikalar sonucunda genişlemiş ve daha iyi ekonomik koşullara sahip olmuşlardı. Bu durum kütlesel olarak üretilen mallara olan talebin doymasına ve kütlesel üretimin iç ve dış pazarlarda meydana gelen ani talep değişikliklerine cevap verememesine yol açmıştır.</p>
<p>Fordist üretim mekanizmalarının teknolojik donanımlarının sadece aynı tip ürünlerin kütlesel üretimine uygun olmaları, üreticilerin talepteki farklılaşmayı karşılama konusunda güçlüklerle karşılaşmasına sebebiyet vermiştir. Farklı türde talepleri karşılayabilmek ancak üretim birimlerinin ürün çeşitliliği sunmasına ve üretim biriminin miktar bazında bu çeşitliliği sağlayabilmek için kendini hızlı bir şekilde yeniden yapılandırmasına bağlıdır. Bu yeniden yapılandırmanın olanaklı olması için ise teknolojik donanımın taleplerdeki değişimi karşılayacak kadar esnek olması gerekmektedir, fakat fordist üretim mekanizması gerek yönetsel, gerekse de teknik olarak bu esnekliği sağlamaktan uzaktır.</p>
<p>Benzer bir şekilde fordist üretimin sendikalaşmaya imkan tanıyan yapısı ve sosyal devlet politikalarının işçi hakları konusundaki tutumu günden güne işçi sınıfı hareketlerinin ve sendikaların güç kazanmasına yol açmıştı. İşçi sınıfının özellikle sendikalar aracılığıyla elde ettiği kazanımlar kapitalistin kar marjlarının düşmesine ve endüstri ilişkilerinde burjuvazinin aleyhinde bir pozisyonun oluşmasına sebebiyet veriyordu.</p>
<p>60’lı yılların sonu ve 70’lerin başıyla hızlanan fordist kriz farklı türden bir üretim biçiminin yaygınlık kazanmaya başlamasına yol açtı. “Esnek üretim” olarak da adlandırılan bu yeni tip üretim tarzı işi olabildiğince bölümleyen ve kütlesel üretim yapmak amacıyla tam bir kontrol sağlayan fordist üretimin farklılaşmasını ve zaman içerisinde evrilmesini sağladı.</p>
<p>Fordizmin kütlesel üretim yapmaya yönelik teknolojik donanımı, taleplerdeki değişikliğe göre farklılaştırılabilecek bilgisayar kontrollü esnek bir teknolojik donanımla değiştirildi. Yeni tip donanım sayesinde eskisine oranla daha küçük miktarlarda, ama daha fazla çeşitte mal üretebilmek olanaklı hale geldi. Artık aynı teknik donanım üretilecek mala göre sökülüp, yeniden takılabiliyor ve hızlı bir şekilde yeniden programlanabiliyordu.</p>
<p>Pek çok sektörde kütlesel üretimden vazgeçilmek durumunda kalınması üretim birimlerinin de devasa fabrikalardan daha küçük ölçekli işletmelere ve çalışma alanlarına doğru kaymasına yol açtı. 1970’lerde sınai üretimin merkezi yapısı dağılmaya ve üretim özellikle “üçüncü dünya ülkesi” olarak tarif edilen ülkelere doğru kaymaya başladı. Fordist üretim modelinde bir ürünün bütün parçaları genellikle aynı fabrikada üretiliyordu. Post-fordizm ile birlikte malı oluşturan parçaların dünyanın farklı bölgelerindeki küçük üretim birimlerinde, fason iş ilişkileri çerçevesinde üretilmesi durumu ortaya çıktı.4 Bu sayede bir ürünü oluşturan parçaların her biri daha küçük işletmeler ve taşeron kuruluşlarca daha ucuza üretiliyordu. Küçük işletmeler tarafından üretilen parçalar merkez ülkelerde bulunan montaj fabrikalarında birleştirilip pazara sunulmaya başlandı. Hatta sonraki yıllarda pek çok büyük şirket montaj fabrikalarını, montaj işlemini de daha ucuza mal edebildikleri ülkelere taşımaya başladılar.</p>
<p>Büyük şirketlerle küçük işletmeler arasında oluşan bu işbölümü esasında büyük şirketlerin çıkarına olmaktadır. Küçük işletmeler işin sadece belirli bir kısmında uzmanlaşabilmekte ve üretimin bütününün bilgisine yine sadece büyük şirket sahip olmaktadır. Malın bitmiş halini elinde bulundurup piyasaya sunan büyük şirket, küçüklere karının bir kısmını aktarırken, en büyük payı -hatta diğerlerine verdiği payın çok daha fazlasını- kendine ayırmaktadır. Bu haliyle post-fordist üretim stratejisinin küresel ölçekte adaletli bir dağılım yarattığını söylemek mümkün gözükmemektedir. Üstelik büyük şirketler kar hadlerindeki en ufak bir düşüşte bir ülkeden çekilip, başka bir ülkede üretimlerine devam edebilmektedirler. Bu hareket tarzı onlar için avantajlı bir durum oluştururken, çoğu zaman küçük işletmeler ve ülke ekonomileri için sorunlar yaratmakta ve gerek ekonomik, gerekse de sosyal açıdan istikrarsız bir ortamın doğmasına yol açmaktadır.</p>
<p>Fordizmin en büyük eksilerinden birisi olan yüksek stok yapma zorunluluğu post-fordist üretim tarzının aştığı bir noktadır. Kütlesel üretim yapan fordist fabrikalar, ürettikleri çok sayıdaki malı stoklamak ve sürekli olarak stokları eritmeye yönelik pazarlama teknikleri bulmak durumundadırlar. Oysa esnek üretimle birlikte gelen “just in time &#8211; tam zamanında” anlayışıyla, esnek teknik donanımla birlikte daha küçük ölçekte üretim ve dolayısıyla daha küçük ölçekli stoklama da mümkün hale gelmiştir. Bu sayede şirketler büyük depolar kiralama sıkıntısından kurtulmuşlardır.</p>
<p>Daha esnek ama daha karmaşık olan teknik donanımın sürekli olarak yeniden kurgulanması ve programlanması zorunluluğu işgücünde de farklılaşmaya yol açmıştır. İş yaptığı makine üzerinde çok fazla denetimi olmayan, makineyi kullanmak yerine neredeyse makine tarafından kullanılan niteliksiz işçinin yerine; teknik donanım üzerine daha fazla bilgisi olan, birden fazla işi yapmak için eğitim görmüş, beceri düzeyi daha yüksek olan kalifiye elemanlar daha çok tercih edilir olmuşlardır.</p>
<p>Fordist üretim tarzı için gereken çok sayıda niteliksiz işçi çalıştırma zorunluluğu yerine daha az sayıda nitelikli işçinin çalıştırılması durumu, eğitimli çalışanlarla daha niteliksiz çalışanlar arasında bir ücret ve hak uçurumunun doğmasına sebebiyet vermiştir. Kalifiye elemanlar diğerlerinden çok daha yüksek maaş alırken, sosyal olarak da daha fazla işgüvencesine de sahip olmuşlardır. Niteliksiz elemanların maaşları ise süreç içerisinde düşmek durumunda kalmıştır ve işçi sınıfının kendi çıkarları için savaşımı sonucunda elde ettiği pek çok sendikal hak budanmıştır. Bu durum çalışan sınıf içerisinde farklı türden bir hiyerarşi, bir ayrım doğurmuştur.</p>
<p>Daha yüksek ücret alan, eğitimli çalışanlar fordist üretim biçiminin gerektirdiği katı, dikey işbölümünden sıyrılıp, daha yatay iş ilişkilerinin içerisine girme fırsatı bulmuşturlar. Bu tip çalışanların üretim sürecinin farklı aşamalarında kullanılmaya başlanması, kafa ile kol emeğini birbirinden ayırmaya dayalı taylorist yönetim modelinin de en azından üst kademelerde değişmesine yol açmıştır. “Toplam kalite yönetimi” gibi yöntemler aracılığıyla çalışanların üretim süreci üzerinde daha fazla söz söyleme hakkı oluşmaya başlamıştır. Bir çalışanın üretim sürecinin birden fazla yerinde müdahale etme zorunluluğu, karar mekanizmasının da gevşemesine ve daha rutin bir işbölümüne dayalı taylorist tarzdan daha dinamik bir işbölümüne geçilmesine imkan vermiştir. Aktif katılım anlayışı, ekip olarak çalışma, birlikte karar verme gibi yöntemler görece daha “demokratik” iş ilişkilerinin oluşmasını sağlamıştır.</p>
<p>Bu “demokratikleşme” çalışan kesimin tümüne yönelik değildir elbet. Kapitalist üretim tarzının doğası gereğince de bu demokratikleşmenin tam olarak gerçekleşmesi mümkün gibi gözükmemektedir. Atkinson’a5 göre post-fordist üretim tarzı işçiler arasında üç kutbun oluşmasını sağlamıştır: Birinci kutup merkez işçiler(core workers) olarak adlandırılan eğitimli, yüksek maaş alan kalifiye işçilerden oluşmaktadır. Bu işçilerin iş güvenceleri ve çeşitli sosyal hakları bulunmaktadır. Atkinson’a göre ikinci kutbu ise ilkinin nerdeyse tam zıddını oluşturan çevre işçiler (periphery workers) oluşturmaktadır. Çevre işçiler oldukça düşük ücretlere çalıştırılan; iş güvencesi, sosyal ve sendikal hakları ya hiç olmayan ya da az olan çalışanlardır. Bu işçiler özellikle merkez işçilere göre işgücü niteliği düşük ve kalifiye olmayan elemanlardır. Üçüncü grup ise merkez işçiler ve çevre işçiler kutupları arasında yer alan; farklı düzeylerde eğitime, maaşlara, iş güvencesine, sosyal ve sendikal haklara sahip olan yarı çevre işçilerdir.</p>
<p>Bu tanımlama çerçevesinde, çevre işçiler fordist üretim biçiminde kütlesel üretim yapan niteliksiz işçilere benzemektedirler. Aradaki en önemli fark bu tip işçilerin günümüzde eskiye oranla daha düşük maaşla, daha zorlu çalışma koşullarında, sosyal ve sendikal haklardan yoksun ve güvencesiz olarak çalışmak zorunda olmalarıdır.</p>
<p>Postfordizmin sonuçlarından birisi olarak gösterebileceğimiz çevre işçiler, aslında esnek üretim tarzının esnek istihdamı zorunlu kılması yüzünden sorunlar yaşamaktadırlar. “Just in time” modelindeki esnek üretim talepteki dalgalanmalara göre işçi istihdam edilmesini önüne koymaktadır. Tam istihdamı önemseyen fordist üretim tarzı ve sosyal devlet anlayışının tersine sürekli işsizlik; gerek ücretlerin aşağıya çekilmesine, gerekse de kitlelerin ancak zaman zaman iş bulabilmelerine ve güvencesi bulunmayan işlerde çalışmak durumunda kalmasına yol açmaktadır. Niteliksiz işçilerin senenin belirli zamanlarında veya part-time olarak iş bulmaları üretim tarzının doğal bir sonucu olarak görülebilir. Bu durum toplumun sosyal dokusunu daha da parçalı ve kırılgan bir hale getirmektedir. Fordist dönemin kendi geleceğini güvenceye almış olan işçi modelinin tersine, sürekli olarak iş arayan ve iş bulduğunda da kendini güvende hissetmeyen bir işçi modeli oluşmuştur. Pollert esnek istihdamın aslında sermayenin emek üzerindeki sınırsız denetimi olduğunu vurgulamaktadır.6</p>
<p><strong>Post-fordist Yöntemler Olarak Toplam Kalite Yönetimi ve Kalite Çemberleri</strong><br />
“Toplam kalite yönetimi”, teorik düzeyde postfordizm olarak tanımlanan üretim tarzının pratikteki uygulama yöntemlerinden birisi olarak özellikle son yıllarda çok kullanılan bir kavram olarak bizim için önem taşımaktadır. Toplam kalite yönetimi anlayışı, en genel olarak fordist işletmelerdeki taylorist yönetim anlayışının karşısına çıkarılan ve bu yöntemlerin hiyerarşik yapısının karşısında aktif katılımı ve yatay türdeki bir işbölümünü öne süren bir yaklaşımdır.</p>
<p>Toplam kalite yönetimi anlayışına göre fordist işletmelerdeki sistem baskıyı tabandaki çalışanların üzerinde toplamaktadır. Çalışanlara sıkı sıkıya belirlenmiş bir iş veren ve bütün denetimi yapının üst kademelerindekilere bırakan hiyerarşik bir anlayış olarak taylorizm eleştirilmektedir. Fordist işletmelerin hantal yapısı yüzünden işletmeler piyasadaki değişimleri algılamakta ve gerekli değişimleri gerçekleştirmek konusunda çoğu zaman başarısız olmaktadırlar. Üstelik işletme içinde zamanla oluşan kastlar çalışanlar arasında çeşitli sorunlar çıkmasına yol açmaktadır.</p>
<p>Toplam kalite yönetimi anlayışı temel olarak giderlerin azaltılmasını ve gelirlerin artmasını önüne koyan yönetim anlayışını, aslında sorunun özüne inip çözmekten çok, anlık başarılarla problem yaratan noktaların üzerini örtbas ederek ve baskıyı sürekli olarak en aşağıdaki çalışanlarda yoğunlaştırarak daha büyük sorunların oluşmasını sağlayan bir yaklaşım olduğundan dolayı eleştirmektedir. Toplam kalite yönetimi, sorunu gelir-gider perspektifinin dışına çıkarmayı ve daha geniş bir bakış açısından problemlerin nelerden kaynaklandığını analiz etmeyi; bu noktalarda anlık müdahalelerde bulunmayı önüne koyduğunu iddia etmektedir. Bu analizin bir ayağı doğal olarak belirli ekonomik kıstaslara dayanırken, diğer yandan da sosyal ve yönetimsel bilgilere de dayanmaktadır.</p>
<p>Toplam kalite yönetimi anlayışı fordist işletmelerde uygulanagelen emir-komuta zincirini esnetip, hiyerarşik bir anlayışın ötesine geçip, çalışanlara işle ilgili sorumluluk dağıtmayı önüne koymaktadır. Buna göre kuruluşun performansını arttırmak için çalışanlar belirli gruplara ayrılmakta ve takım çalışmasının genel iş yaşantısının kilit kavramı haline getirilmesi amaçlanmaktadır. Her grubun başında bulunan takım koçu çalışanlarda takım ruhu oluşturmak için çalışmaktadır. Bunun için ise eğitim döneminden başlayan çeşitli uygulamalardan faydalanılmaktadır. Bu uygulamaların temelinde takımın aldığı görevi başarıyla yerine getirebilmesi için neler yapılması gerektiğinin tartışıldığı fikir paylaşım toplantıları yatmaktadır. Bu toplantılarda çalışanlar fikirlerini takım arkadaşları ve koçlarıyla paylaşmakta ve ortak bir çözüm önerisi bulmak için çabalamaktadırlar. Bu tartışmalar sonucunda takım ürettiği çözüm önerisini pratikte uygulamaya ve verilen görevin üstesinden başarıyla gelmeye çalışmaktadır.</p>
<p>Toplam kalite yönetimi anlayışının temelinde çalışanların konuyla ilgili söz hakkı sahibi olması yattığı savlanmaktadır. Bu sayede bir aidiyet duygusu oluştuğu ve takımın her bir üyesinin aldığı sorumluluğu layıkıyla yerine getirmeye çalıştığı vurgulanmaktadır. İşe başlama sürecinde herkesin birkaç turda fikirlerini beyan ettiği “beyin fırtınası” yönteminin haricinde; sorunların ilkönce sırayla yazılıp, sonradan önem sırasına göre sıralandığı nominal grup tekniği, olan ile olması gerekenin karşılaştırıldığı akış diyagramı tekniği, çeşitli alan analizleri ve işin ne durumda olduğunun bütün takım tarafından görülebildiği kontrol tablosu oluşturma yöntemleri gibi pek çok farklı yöntem uygulanmaktadır.</p>
<p>Bu anlayışın kilit noktalarından birisi ise “müşteri memnuniyeti” olarak adlandırılmaktadır. Müşterinin beklenti ve talepleri sürekli olarak önplanda tutulmaya çalışılmakta ve üretim müşterilerden alınan geribildirim sonucunda yeniden şekillendirilmektedir.</p>
<p>Müşterilerden elde edilen geribildirimler sonucunda elde edilen veriler ve piyasa verileri ışığında üretimin farklılaştırılması gerektiğinde durum bütün takımlara aktarılmakta ve bu değişimin gerçekleştirilmesi için takım koçları aracılığıyla konsensüs sağlanmaktadır. Yeni tarzdaki üretim için gerekli olan eğitim çalışanlara verildikten sonra, takımlardan fikirler alınmakta ve yetkiler yeniden dağıtılmaktadır.</p>
<p>Bu kalite politikası her şeyden önce iş proseslerini sadeleştirmeyi ve daha “başarılı” bir üretim şekline geçmeyi önüne koymaktadır. Aşırı kaynak harcamalarının önüne geçmek suretiyle işletmenin karlarını arttırması birincil hedeflerden birisi olarak tanımlanmaktadır. Bunun için de çalışanların sürekli olarak yeni işlere göre eğitilmesi oldukça önemlidir.</p>
<p>Kalite çemberi anlayışı ekseninde tüketici ihtiyaçlarından yola çıkarak amaca ve beklentilere uygun bir üretim gerçekleştirilerek üretimin talebe uygun hale getirilmesi hedeflenmektedir. Kalite çemberi işletmenin üretimini pazar ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde sürekli olarak dönüştürmesini sağlamaktadır. Buna göre piyasa araştırmalarından elde edilen veriler durumun değerlendirilmesinde ve ürünlerin talepler doğrultusunda geliştirilmesinde kullanılmaktadır. Ürün geliştirme işi hammadde durumuyla bağlantılı bir şekilde kurgulanmaktadır. Ürünlerin teorik düzeyde ne şekilde farklılaştırılacağı tasarlandıktan sonra imalat mühendisliği kısmına geçilmektedir. Bu aşamada personelin yeni üretim için eğitimi verilmekte, genel hazırlıklar yapılmakta ve teknolojik donanımın yeni tipte üretime hazır edilmesi sağlanmaktadır. Eksiklerin giderilmesinin ve hammaddelerin satın alınmasının ardından üretim faaliyeti yeni hususlara göre yürütülmektedir. Yeni ürünlerin denetimi tamamlandıktan sonra ise pazarlama teknikleri kararlaştırılmakta ve mal piyasaya sürülmektedir. Teknik servis aracılığıyla ürünün negatif yanları gözlemlenmekte ve üretim yeni piyasa araştırmalarına göre yeniden şekillendirilmektedir. Bu döngü sürekli tekrarlanmakta, işletme kendisini ve ürünlerini müşterinin taleplerine göre sürekli olarak yeniden yapılandırmaktadır.</p>
<p>Toplam kalite anlayışını savunanlar bu tekniklerin hem çalışanların, hem yöneticilerin, hem de müşterilerin daha memnun hissetmelerini sağladığını vurgulamaktadırlar. Bu anlayışın taylorist sistemden çok daha demokratik ve işlevsel olduğunun altını çizip, işçinin sürekli aynı işi yapmasından doğan memnuniyetsizliğini ve yabancılaşmasını onu işin içine daha fazla katarak aşabileceklerini savlamaktadırlar.</p>
<p><strong>Fordizm mi, Post-fordizm mi?</strong><br />
Fordizm/post-fordizm analizlerinde genellikle iki farklı üretim biçiminin hem tarihsel hem de düşünsel olarak uçlaştırıldığını ve en azından teoride iki ayrı kutup varmış gibi davranıldığını gözlemliyoruz. Bu tipte bir uçlaştırmanın gerçekliğini pratikte görebilmek oldukça zordur, çünkü günümüzde iki tipte üretim de iç içe geçmiş bir şekilde sürmeye devam etmektedir. Bunun sebebi genellikle bazı sektörlerin bu iki eğilimden birisini yapısal olarak sürdürmeye zorunlu olmasıdır. Mesela madencilik, enerji, demir-çelik üretimi gibi diğer sektörlere hammadde sağlayan ağır sanayi kuruluşlarında ürün çeşitliliğinin az olması sektörün doğasından kaynaklanan bir faktördür. Dolayısıyla bu sektörlerde üretim hala kütlesel olarak yapılmaktadır. Üstelik bu sektörlerdeki kütlesel üretime karşı, kütlesel talep piyasadaki başka sektörlere oranla çok daha istikrarlı durumdadır. Bu alanlarda “just in time” modeli üretim diğer alanlardaki gibi uygulanamamaktadır. Üstelik stok yapma anlayışının önüne geçilmesi veya üretimin daha küçük ölçekteki üretim birimlerine dağıtılması yakın gelecekte de çok mümkün gözükmemektedir. Bu sektörlerdeki karlılık da üretimin kütlesel olmasına bağlıdır.</p>
<p>Diğer taraftan tekstil gibi sektörler çok uzun zamandan beri ağır sanayi sektörlerine göre çok daha esnek türde üretim yapmaya yapısal olarak meyillidirler. Bu alanlarda ürün çeşitliliği işletmenin kar sağlaması ve büyüyebilmesi için önemli bir faktördür. Üretimin talebin iniş ve çıkışlarına duyarlı olması zorunluluğu bu alanlardaki yöneticiler için uzun zamandır bilinen ve gözetilen bir gerçek haline gelmiştir. Dolayısıyla bu tip sektörler her zaman için diğerlerine göre çok daha esnek bir üretim anlayışına sahiptirler.</p>
<p>Somut durum fordizm/post-fordizm kutuplaşmasının pratikte çok da geçerli olmadığını göstermektedir, fakat bu günden güne daha çok şirketin post-fordist üretim tarzını benimsediği gerçeğini görmezden gelmemize de yol açmamalıdır. Bazı alanlar yapıları gereği fordist üretim tarzından vazgeçemeseler de pek çok alanda toplam kalite yönetimi ve kalite çemberi anlayışı yayılmaya ve uygulanmaya devam etmektedir. Pek çok çokuluslu şirket üretimini başka ülkelerdeki küçük işletmelere kaydırmış durumdadır ve üretimini bölümlendirmeye günden güne devam etmektedir.</p>
<p>Fordizm/post-fordizm kavramsallaştırmasını doğru bir zemine oturtmak için bu iki kavramın pratikte tam bir zıtlık oluşturmadığını görmek gerekiyor. Her şeyden önce fordizmden post-fordizme geçişin bir süreç meselesi olduğunun ayırtına varmalı ve tarihi bir bıçakla ikiye yarma eğiliminden vazgeçmeliyiz. Bunun sonrasında sürecin post-fordizmin lehine işlediğini de okumalı, fakat bu okumayı en azından yakın zamanda fordizmin tam olarak yok olacağı savına kadar uçlaştırmamalıyız. Günümüzde fordizmin etkisini kaybetmekle birlikte yine de önemli ağır sanayi sektörlerinde etkisini koruduğunu gözlemleyebiliyoruz. Sanıyorum ancak soğukkanlı bir okumayla gerçekliğin bize sunduğu verilerden faydalanabiliriz.</p>
<p><strong>Sonuç</strong><br />
Metnimizin başında Fordizm/post-fordizm ekseninde dönen tartışmanın modernizm/postmodernizm tartışmasından ayrıştırılamayacağını belirtmiştik. 70’lerde başlayan büyük dönüşümü anlamlandırabilmek için yapılan tartışmaların ana ekseninin modernizm/postmodernizm tartışması olması, dönüşümün esas olarak tek yönlü bir şekilde, üstyapısal incelemelerle algılanmaya çalışılmasına ve teorinin pek çok yerde güdük kalmasına yol açmaktadır.</p>
<p>Altyapı ile üstyapı arasında diyalektik bir bağ bulunduğu kabul edilirse ekonomik hayatta meydana gelen değişimlerin, olan biteni anlamak için önem arz ettiği ortadadır. Bu çerçeveden fordist üretim tarzıyla sosyal devlet arasındaki ilişki ile, post-fordist üretim tarzıyla çözüldüğü söylenen ulus devlet ve küreselleşme ilişkisi irdelenmelidir.</p>
<p>Nasıl ki fordist üretim tarzının kütlesel talebe karşı, kütlesel üretim yapan anlayışı ulus devletin iç ve dış pazarların net bir şekilde sınırını çizmesini gerektiriyor ve ekonomiye devlet müdahalesinin önünü açıyorsa; post-fordist üretimin yaygınlaştığı bir çağda uygulanan neoliberal politikalar da devletin küçülmesi ve pazarların sınırlarının eski netliğini kaybetmesinin önünü açmaktadır. Bir üstyapı öğesi olarak tanımlayabileceğimiz devletin altyapıdaki değişimlere koşut giden bu değişimi kültür, sanat ve sosyal ilişkiler gibi diğer üstyapı öğelerinde gerçekleşen değişimlerle de paraleldir. Öyle ki “bir üretim tarzı içinde üretici güçler ile üretim ilişkileri birbirine uyumludur ve bunun sonucu olarak da, üretim ilişkileriyle ideolojik, hukuki ve diğer toplumsal ilişkiler arasında bir uyumluluk söz konusudur.”7</p>
<p>Farklı bir kapitalist anlayışla küçültülen ulus devlet, sermayenin yeni dönemdeki yeni ihtiyaçları doğrultusunda sosyal devlet olma özelliğini yitirmekte ve tıpkı esnek üretimde olduğu gibi daha “esnek” bir yapıya dönüşmektedir. Bu haliyle ulus devletler sınıflarüstü hakem olma rollerini günden güne yitirmekte ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda kamusal alandaki yetkilerinin daraltılmasına izin vermektedirler. Bu durum en çok çalışan kesimlerin aleyhinde işlemektedir. Sosyal harcamalarını günden güne daha fazla kısan devlet; sigorta, sağlık, eğitim gibi önemli alanlardaki yatırımlarından ve uygulamalarından vazgeçmekte ve bütün alanları sermayenin insafına bırakmaktadır. Bu sektörlerdeki özelleştirme politikaları çalışan kesimlerin en önemli yaşamsal haklarının ellerinden alınmasına ve sermaye karşısında daha da korunaksız hale gelmelerine yol açmaktadır.</p>
<p>Fordizmin kütlesel üretiminden, post-fordizmin esnek çalışma, geçici veya part-time işçilik modeline geçiş, sosyal devletin tam istihdam politikalarından neoliberal ekonomi politikaları uygulayan ve sistemin yapısı gereğince işsizliğin önünü almayan bir devlet modelinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu durum ise günden güne daha fazla insanın işsiz kalmasına ve kitlelerin daha zor koşullarda, daha düşük ücretlerle geçici olarak iş bulmak zorunda kalmalarına yol açmıştır. Yüksek işsizlik oranı bir yandan kapitalistlerin kar marjlarının yükselmesine imkan verirken, diğer yandan da kalifiye azınlığın haricinde geniş bir yoksul kesimin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bu durum varlıklı kalifiye bir sınıfla, geniş yoksul kitleler arasında geniş ve derin bir gelir uçurumunun oluşmasını sağlamıştır. Neoliberal politikalar uygulanmaya devam ettiği sürece bu uçurumun günden güne daha fazla derinleşeceği maalesef rahatlıkla öngörülebilmektedir.</p>
<p>Fordist üretim tarzının sendikalaşmaya imkan veren yapısının, parçalı ve esnek üretim yapan post-fordizme doğru evrilmesi çalışanların sendikal haklarının günden güne ellerinden alınmasına ve tablonun çalışanların aleyhinde, işverenlerin lehinde şekillenmesine sebebiyet vermiştir. Bu durum geniş çalışan kesimlerin haklarını korumak için en önemli ekonomik araçlardan birisi olan sendikaların sadece fordist uygulamaların devam ettirildiği alanlarla sınırlı kalmasına ve geniş kitlelerin her türlü haktan yoksun bir şekilde çalışmayı kabul etmek zorunda kalmasına yol açmıştır.</p>
<p>Ayrıca toplam kalite yönetimi gibi post-fordist uygulamalar sadece kalifiye elemanlarla sınırlı kalmakta ve niteliksiz işçi olarak tanımlayabileceğimiz geniş işçi kesimlerine uygulanmamaktadır. Üstelik toplam kalite yönetimi anlayışı her ne kadar şirket içerisinde demokrasiyi sağladığını savlasa da en nihayetinde son sözün yöneticilerde ve daha da ötesinde patronda olduğu ortadadır. Dolayısıyla bu uygulamalar bütün işçileri kapsayacak şekilde genişletilse bile özel mülkiyete tabi bir kuruluşun tam anlamıyla demokratik olabileceğini savlamak imkansız gözükmektedir. Her ne kadar takımdakilerin fikirlerini beyan etmelerine izin verilse de hiçbir çalışanın verilen görevi sorgulama, bu görevi reddetme veya tamamen değiştirme özgürlüğü bulunmamaktadır. Bu yöntemlerin pek çok çalışanda sıkı bir rekabet duygusu oluşturduğu göz önünde bulundurulduğunda birlik oluşturmaktan çok bireysel bölünmelere yol açtığı da düşünülmelidir. Yine pek çok çalışanın “sözde” takım ruhuna ne kadar inandıkları ve kendilerini ne kadar şirketlerine adadıkları da bir diğer tartışmalı noktadır.</p>
<p>Saydığım hususlar sonucunda fordizm/post-fordizm tartışması içerisinde iki üretim tarzından herhangi birisinin yanında olmak mümkün gözükmüyor. Fordizmin hiyerarşik yapısı ve insanları robotlaştırıcı üretim tarzını savunmak mümkün olmadığı gibi, aynı şekilde post-fordizmin toplam kalite yönetimi anlayışı da çalışanlara gerçek bir özgürlük vaat etmekten çok uzak gözüküyor. Her ne kadar taylorist yönteme göre daha insancıl olduğu savlansa da post-fordizm özellikle esnek istihdam politikalarını dayatması yüzünden öenmli sorunlar çıkarttığı rahatlıkla görülebilir. Kısacası iki üretim tarzının da kendilerine göre artı ve eksi noktaları var. Sanıyorum ki yapılması gereken bu kamplardan ikisi arasında bir seçim yapmaktan öte; ikisinin de bilgisine ve tarihsel evrimine vakıf olarak, artı ve eksi yanlarını gözeterek yepyeni bir gelecek perspektifi kurgulamaya çalışmaktır. Bu perspektif hiç kuşkusuz kolektif bir şekilde kurgulanacaktır.</p>
<p>KAYNAKÇA</p>
<p>*Denis, Henri, EKONOMİK DOKTRİNLER TARİHİ. Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1997.<br />
*Erdut, Zeki, KÜRESELLEŞME BAĞLAMINDA ULUSLAR ARASI SOSYAL POLİTİKA VE TÜRKİYE. Dokuz Eylül Yayınları, İzmir, 2002.<br />
*Hobsbawm, Eric, KISA 20. YÜZYIL- AŞIRILIKLAR ÇAĞI. Sarmal Yayınevi, İstanbul, 1996.<br />
*Jackson, Michael P., SENDİKALAR. Öteki Yayınevi, Ankara, 1996<br />
*MARKSİST DÜŞÜNCE SÖZLÜĞÜ. Hazırlayan: Tom Bottomore, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001.<br />
*Marx, Karl, LOUİS BONAPARTE&#8217;IN 18 BRUMAİRE&#8217;İ. Sol Yayınları, Ankara, 1998.<br />
*Munck, Ronaldo, ULUSLARARASI EMEK ARAŞTIRMALARI. Öteki Yayınevi, Ankara, 1995.<br />
*Suğur, Nadir, Fordizm, Post-fordizm ve Ötesi.</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>1 “Mülkiyetin değişik biçimleri üzerinde, toplumsal varlık koşulları üzerinde, özel olarak biçimlenmiş izlenimlerden, duygulardan, hayallerden, düşünüş tarzlarından ve felsefe anlayışlarından oluşmuş bütün bir üstyapı yükselir. Sınıfın tümü, bunları yaratır ve bu maddi koşullar ve bunlara tekabül eden toplumsal ilişkiler temeli üzerinde, bu üstyapı öğelerini biçimlendirir. Bunları gelenek yoluyla ya da eğitim yoluyla edinen birey, bu üstyapı öğelerinin, gerçek belirleyici nedenleri oluşturduklarını ve kendi eyleminin hareket noktası olduklarını sanabilir.” Karl Marx, LOUİS BONAPARTE&#8217;IN 18 BRUMAİRE&#8217;İ. Sol Yayınları, Ankara, 1998, s.111</p>
<p>2 “Gelişmiş sanayi ülkelerinde Birinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan taylorizm emek sürecinde planlama ve yürütme arasındaki bir ayrıma, yani kafa emeği ile kol emeği ayrımına dayandırılmaktaydı.” Munck, Ronaldo, ULUSLARARASI EMEK ARAŞTIRMALARI. Öteki Yayınevi, Ankara, 1995, s.118</p>
<p>3 “Kapitalist ülkelerin savaş sonrası büyük ekonomik başarı öyküleri, nadir istisnalar (Hong Kong) dışında, hükümetlerin desteklediği, denetlediği, yönlendirdiği ve bazen planladığı ve yönettiği sanayileşmenin öyküleridir.” Hobsbawm, Eric, KISA 20. YÜZYIL- AŞIRILIKLAR ÇAĞI. Sarmal Yayınevi, İstanbul, 1996, s. 312</p>
<p>4 “Otomobil üreticileri tüm faaliyetlerini dünyada parça üreten taşeronlara yayarak, dünya ölçeğinde bu ağ stratejilerini uygulamaya koymaktadır.” Erdut, Zeki, KÜRESELLEŞME BAĞLAMINDA ULUSLAR ARASI SOSYAL POLİTİKA VE TÜRKİYE. Dokuz Eylül Yayınları, İzmir, 2002, s.12</p>
<p>5Atkinson, J., FLEXİBİLİTY, UNCERTAİNTY AND MANPOWER MANAGEMENT, 1984. Aktaran: Suğur, Nadir, Fordizm, Post-fordizm ve Ötesi, s.9</p>
<p>6 Pollert, A., Dismantling Flexibility, CAPİTAL AND CLASS, 1988. Aktaran: Suğur, Nadir, Fordizm, Post-fordizm ve Ötesi, s.9</p>
<p>7 Harris, Laurence. Marksist Düşünce Sözlüğü, İletişim Yayınları(İstanbul, 2001), s.609</p>
<p><strong>Deniz Yürür</strong></p>
<br /><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/kisakes.wordpress.com/40/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/kisakes.wordpress.com/40/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/kisakes.wordpress.com/40/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/kisakes.wordpress.com/40/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/kisakes.wordpress.com/40/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/kisakes.wordpress.com/40/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/kisakes.wordpress.com/40/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/kisakes.wordpress.com/40/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/kisakes.wordpress.com/40/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/kisakes.wordpress.com/40/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/kisakes.wordpress.com/40/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/kisakes.wordpress.com/40/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/kisakes.wordpress.com/40/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/kisakes.wordpress.com/40/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/kisakes.wordpress.com/40/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/kisakes.wordpress.com/40/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=kisakes.wordpress.com&amp;blog=749278&amp;post=40&amp;subd=kisakes&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kisakes.wordpress.com/2008/09/12/endustride-yeni-egilimler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/c5fa8bdc644ac58a2ffd9f87b01a5bb0?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">Deniz Yürür</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://kisakes.files.wordpress.com/2008/09/5004425-lg1.jpg?w=128" medium="image">
			<media:title type="html">Hayalet Gemi</media:title>
		</media:content>
	</item>
	</channel>
</rss>
